YAŞAYAN BİR MÜRŞİDİ KÂMİL’ E TABİ OLMAK

YAŞAYAN BİR MÜRŞİDİ KÂMİL’ E TABİ OLMAK
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

Allah-u Teâlâ: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (1)

Bir hadis-i şerifte ise: “İnsanlar helâk oldu âlimler kurtuldu. Âlimler de helâk oldu (ilmiyle) amel edenler kurtuldu. Amel edenler de helâk oldu ihlâsla amel edenler kurtuldu” (2)   buyrulmaktadır.

İslam fıkhına göre, Müslümanların yaşadığı her bölgede, derinlemesine âlim bir zatın bulunması farz-ı kifayedir. Yani tüm fıkhî, akidevî ve diğer İslamî meselelerde yeterli bilgiye sahip ve ilmi ile amil bir zatın bulunması gereklidir. Böyle bir âlimin varlığı, “avam” diye tabir ettiğimiz insanların, İslam fıkhını derinlemesine tahsil etme sorumluluğunu, vekâleten kaldırmış olur.

Bir mürşide bağlanmak gerekli mi?

Genel anlamda, İslamî bir hayat için Müslümanların; âlim, amil; hal ve davranışları ile hatta kılık kıyafeti ile bize Resulullahı, Sahabe-i Kiram’ı ve Selef-i Salihin’i hatırlatan bir zatın velayetinde olmalarını zorunlu kılmaktadır.

Bundan dolayıdır ki “Avamın mezhebi yoktur” tabiri, ta mezheb imamları döneminden beri, halkın arasında yaygındır. “Âlimlere göre, avamın mezhebi yoktur, onların mezhebi müftünün fetvasıdır. Çünkü bir mezhebi gerçek anlamda taklit etmek, onun görüşlerini bilmekle mümkündür. Bir mezhebin görüşlerinin daha isabetli olduğunu tespit etmek, önemli bilgi birikimiyle mümkündür. Bunun zor bir husus olduğu ortadadır.” (3)

Aşağıdaki kaynaklarda ve benzerlerinde aynı görüşlere rastlamak mümkündür. Bu da bize şunu göstermektedir; her insanın âlim ve zahit bir zata tabiiyeti zorunludur.

Bu konuda Abdulhalik Gucdevanî kuddise sirruh tarafından konulan on bir prensipten biri olan “Sefer der-Vatan”ın bir anlamı da “mürşid aramak için yolculuğa çıkmak” demektir.

Aranan bir mürşid de bulunması gereken vasıflar şöyle sıralanmıştır:  “ Mürşid olacak kimsenin Kitap ve Sünnet’in emirlerinde bilgili, kemal sıfatlarıyla donanmış, dünya ve makam sevgisinden uzak, riyazet ve mücahede ile nefsini arıtmış, nafile ibadet ve zikirle ruhunu yüceltmiş, Muhammedî ahlaka sahip bir kimse olması ve silsileye sahip bir mürşidden icazetli bulunması gerekir. Şeyhin ictihad derecesinde bir fıkhî bilgiye sahip olması gerekmez ama müntesiplerinin meselelerini çözebilecek bir ilme ve kalp diriliğine sahip olması gerekir.”

Cahili bir toplumda, her şeyin heva ve hevese göre düzenlendiği bir hayatta, bir insan tek başına nasıl yol alabilir? Kalbi Allah’ın takvasıyla nasıl huzur bulur? İslam’a hizmet etme sorumluluğunu bir kılavuz olmadan ifa edebilir mi? Bu mümkün mü?

İnsanın kendi nefsi ile cemiyet hayatındaki şeytaniyet ve firavniyet ile baş edebilmesi için mutlaka sağlam bir rehbere ihtiyacı vardır. Tasavvufi anlamda bir mürşid-i kamile el vermek, onun ilmiyle beyan ettiği, hal ve davranışlarıyla işaret ettiği yolda yürümek demektir. Amiyane tabirle, hiçbir mürşid, kendi tebasının günahlarını sildirmek veya günahları ile beraber onları kurtarmak durumunda değildir. Ancak yaşadığımız süre içerisinde o mürşid-i kamilin tüm zahiri emirleri ve hali ile bize işaret ettiği İslamî hayata, büyük bir cehd ile sarılmamızı zorunlu kılmaktadır.

“Allah’a, Resulüne ve sizden olan ulu-l emre itaat edin”

Hasani Basrî radiyallahu anh, siyasi otoriteyi elinde tutanların zâlim olabileceği hususunu kabul ederek, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’in fitne anında âlimlere uyulmasını tavsiye etmesini dikkate alıp “Sizden olan ulû’l-emre itaat edin” (4) ayet-i kerimesinde geçen “ulû’l-emr”i âlimler, fâkihler diye tefsir etmiştir. Sonraki dönemlerde İslâm ümmetinin manevi dinamiğini âlimler, mürşid-i kâmiller, fakihler (İslâm hukukçuları) oluşturmuş, insanlar onların çevresinde toplanmıştır.

Batılı mütefekkirlerin, özellikle hümanistlerin iddia ettikleri gibi ilahi kaynaklı bir otoriteye teslimiyet, insanı soysuzlaştırmaz. Teslimiyet, insanın asaletine ve hür iradesine ipotek koymak değildir. Tam aksine, vahye ve vahiy kültürüne teslimiyet, insanı hür kılar ve kula kul olmaktan kurtarır.

Gerçek hürriyet, Allah’a kul olmaktır. İnsanlar tek Allah’a ibadet etmekle emrolunmuştur. İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Diğer bütün varlıkların kendi emrine verildiği, irade sahibi olan, Allah’ın seçtiği yegâne varlıktır. Hepsinden önemlisi de insanın toprak (çamur) ve ilahi ruh arasında bulunması ve irade sahibi olduğu için de ikisinden birine meyletme özgürlüğüne sahip olmasıdır. Özgürlük ve seçme hakkı, insanın sorumlu olma zorunluluğunu da beraberinde getirir.

Peygamberin varisi olan bir zata tabiiyet, tam tersine insanı “aliyyül ala”ya (yücelerin yücesine) yüceltir. Ancak Allah’a kul olma yüceliğine ulaşan bir âlim, bir peygamber varisi, insanı yüceliğe ve hürriyetine kavuşturabilir.

Hülasa olarak şunu çok açık yüreklilikle söyleyebiliriz. Müslümanların İslamî bir hayat için âlim ve zahit bir rehbere veya bir mürşid-i kamile tabi olmaları zorunludur. Bir insanın bir âlim veya tasavvufî anlamda bir mürşide bağlılığı, ancak o zata olan tebaiyetle mümkündür. Yani o zatın tüm söylediklerini dinlemek ve o istikamette yürümekle mümkündür.

O zatın açmış olduğu velayet şemsiyesi altında bir araya gelmek lazımdır. Onu sevmek, ona akraba olmak, ona komşu olmak veya yazdığı eserleri tahsil etmek yeterli değildir. Onu kendimize “veli” tayin etmemiz gerekir. Misal verecek olursak, bir çocuğu okula kaydettiğimizde okul idaresi, o çocuğumuzun kayıt evrakına, velilik görevini üstlenecek bir kişinin ismini yazmaktadır.

Çocuğun bütün hal ve davranışlarından, derslerdeki performansından, arkadaşları ile olan ilişkilerinden velisi sorumludur.  Bir sorun varsa veli gereken müdahaleleri yaparak, o çocuğun eğitiminin sağlıklı yürümesine katkıda bulunur. Buradaki velinin pozisyonu ne ise kendimize veli, rehber veya mürşid kabul ettiğimiz zat da aynı konumdadır. Hayatımızla alakalı her şeyimizi onun kontrolüne ve bilgisine açmamız gerekir.

“Âlimler peygamberlerin varisleridir” hadisinin hükmünce, âlimler mürşidtirler. Onlara uymayıp derslerini dinlemeyen bir kişi, hocadan uzak duran bir öğrenciye benzer. Bu öğrencinin cahil kalması ve kötü yollara düşmesi kaçınılmazdır.

Diğer bir husus da Müslümanların tabi olacağı o zatın mutlaka hayatta olması gerekir. Vefatının üzerinden yıllar geçmiş bir âlimin bıraktığı miras, elbette aydınlık vericidir. Onun bıraktığı manevi mirastan elbette yararlanılır. Ama bu, asla yaşayan bir âlim zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Çünkü yaşayan âlim ve mürşid, kendi tebasının sorunlarını yakından takip eder ve o günün şartlarına göre onlara Kur’anî ve nuranî reçeteler sunar. Bizde bundan yola çıkarak bu sayımızı yaşayan bir mürşide ayırdık. Size denizden bir damlayı taşımaya çalıştık. Umarız Rabbim bizi niyetimizde muvaffak edecektir.

 

____________________

Dipnotlar:
1) Zümer, 39
2)Aclunî, Keşfü’l-Hafa, 2/280 no: 2795‎
3) “Ravdatu’t-talibîn”, 4/115-şamile; Ayrıca İmam Kurafi, “Mizanil Kübra”, İbni Abidin “Reddül Muhtar” c. 1, s. 51, 94, 95. Yine, Hanefi âlimlerinden Abdülgani En Nablusi “Hülasatü’t Tahkik” adlı eserinde ve İbn Nüceym, “el-Bahru’r Râik”, Beyrut, ts. Dâru’l-Ma‘rife, c. II, s. 316.
4) Nisâ 59

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ