Zikir Olmazsa Kalp Ölür

Zikir Olmazsa Kalp Ölür
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

İnsan kalbinin fıtratı

Abdulkadir-i Geylani kuddise sırruh Sırrul esrar adlı eserinde buyuruyor ki; Allah-u Teâla; lahut âleminde kudsî ruhu, tam kıvamında yarattıktan sonra, onu aşağılara göndermeyi diledi ve gönderdi. Bundan kastı; kudretli padişahın katındaki doğruluk otağında, yakınlık bulmak ve ünsiyetin artmasıydı. Ki orası, evliya ve enbiyanın (peygamberlerin) makamıdır.

Allah dostlarının telif ettikleri tasavvufi sırlarla dolu eserlerinde, bize ayet-i kerimelerin tefsirini yaparak istifademize sunuyorlar. Abdulkadir Geylani de yukarıda bahsi geçen açıklamasında; “Gerçekten (biz) insanı, en güzel bir biçimde (ahsen- takvimde) yarattık. Sonra onu (esfel-i safiline) aşağıların aşağısına indirdik.” (Tin; 4) ayetini şöyle tefsir ediyor; “İnsan ruhu çok yüksek bir kıvamda yaratıldı fakat Allah-u Zülcelal’in katında yakınlık istemek için çalışıp, çabalasın diye maddi bedene ve dünya hayatının içine indirildi.”

Allah-u Zülcelâl insanı, diğer canlılar gibi sabit bir makamda yaratmamıştır. İnsanoğlunun yaratılışına, bir takım manevi yetenekler koymuştur ancak bu yeteneklerin inkişaf etmesi için insanın, manevi bir hayatının olması gerekmektedir.

İnsan ruhunun bazen iç âleme, bazen dış âleme yönelen bir penceresi vardır ki biz onu kalp ismiyle biliriz. Kalp, kelime kökü olarak “dönmekten” gelmektedir. Gerçekten de insanın kalbi, her an bir şeye yönelmektedir; ya şeytanın nefsin kulağına fısıldadığı dürtüklemelere veya dış âlemden beş duyu vasıtasıyla gelen bilgilere… Çoğu zaman da bu ikisi birbirini tahrik etmektedir. Tasavvuf âlimleri kalp havuzuna beş duyudan gelen manzara ve sedaların onu devamlı doldurup kirlettiğini bildiriyor.

Kalp yaratılışı icabı, yöneldiği şeylere ilgi duymakta, anlamaya çalışmakta, sevmekte veya bazen nefret etmektedir. Bu sırada da yapısı icabı bir ayna misali, meşgul olduğu şeyin rengine boyanmakta, niteliklerine bürünmektedir. Tasavvuf yolunun büyükleri bu sebeple, kalbi Allah’tan başka her şeyden temizleyip yalnız Allah’a yönelmeyi tavsiye ederler.

Çünkü kalbinin bu özelliği sebebiyle insan bir zaman meşgul olduğu, yöneldiği, ilgilendiği şeylerle bir beraberlik ve benzerlik kazanmaktadır. Kalpten başlayan bu beraberlik ve benzerlik yavaş yavaş bütün varlığa sirayet etmekte, kişiyi içten dışa doğru dönüştürmektedir.

İnsan unutkandır ve mecburdur

İnsanın bu hususiyetini en iyi bilen ve onun hakkında iyilik isteyen, ona çok merhametli ve keremli olan Rabbi, insana hemhal olacağı şeyler konusunda seçici olmasını emretmiştir. İlk insanlar olan Hz. Âdem ve Havva’ya, yasak ağaca yaklaşmamalarını ve şeytanla ünsiyet kurmamalarını tembihlemiştir. Fakat insan, bu ilk ve en önemli dersi unutmuş (bkz. Taha; 115) düşmanıyla iletişime girip, yasak ağaca doğru sokulmuş ve sonunda malum hatayı işlemiştir.

Onların halinde, hepimiz için bir ders vardır. Demek ki insan unutkandır, çok mühim ikazları bile unutabilmektedir ve insanın bir kısım zaafları vardır ve aldanmaya müsaittir. Bilhassa zaaflarına yenildiği vakit, düşmanına bile kanmaktadır. Demek ki insan azimli değil zayıftır, saptırıcılara karşı dayanıksızdır, cahildir, pişman olacağı şeyler işlemeye eğilimlidir.

Bütün bu halleri insanın sürekli muhafazaya, rahmete, hidayete ve affa muhtaç olduğunu göstermektedir. Kısacası insanın Rabbiyle ünsiyete, Ona sığınmaya, Onun yardımını istemeye, Onun gösterdiği gibi hareket etmeye kısacası, Allah’a kulluk etmeye çok ihtiyacı vardır. Zaten Rabbi de başka bir şey için değil “kulluk etsin diye…” yarattığını haber vermiştir.

İnsan için ibadet etmek, bir tercih değil bir zorunluluktur. İbadet, insanın kendisini aldatan bütün meşguliyetlerden ve tesirlerden sıyrılıp Allah’a yönelmesi demektir. İnsan, yaratılışı itibarıyla bütün mahlûkata ilgi duyar, meşgul olur. Ama meşguliyeti Allah için sevmek, Allah yolunda değerlendirmek, Allah’ın ayetlerini seyretmek, ibret almak değil de nefsi adına olursa, meşgul olduğu o şeyler bir günah, malayani veya gaflet halinde kalpte bir katılık ve karanlık hâsıl eder. Böyle karanlıklar çoğaldıkça kalp katılaşır, letafetini yitirir, latif zevkleri ve yetenekleri körelir. Bu yüzden insan ibadetle meşgul olmalıdır ki kalbi Allah’a yönelsin, nurlansın, kirlerinden arınsın.

Ali Tirmizî rahmetullahi aleyhi der ki: “Allah’ı zikir, kalbi yumuşatır; kalp zikirden halî olursa nefsin harareti ve şehevatı kalbe kasvet verir, azaları itaattan meneder. Nitekim bir ağaçtan kesilip kuruyan bir dal, ancak yakmaya yarar.”

Hep zikir, daima zikir yapmalıdır

İbadet sayesinde kalp, meşgul olmaktan kaçınamadığı şeylerin renginden sıyrılır, Rabbinin boyasına bürünür ve ilahi nurla dolar. İlk insandan bu yana Allah’a yönelip tevbe etmenin yöntemi hep aynıdır: “Hz. Adem, Rabbinden bir takım kelimeler aldı, O’na yalvarıp tevbe etti….” (Bakara; 37)

Demek ki insanın kalbini, Rabbinin ikazlarını unutmaktan ve duyarsızlaşmaktan arındırması daima bazı “kelimeler” almakla olmaktadır.

Dünyada bir sürü günah, malayani ve gaflet vesilesi vardır ama Allah’ın boyasına boyanmanın da birçok vesileleri vardır; ibadet etmek, ayetlerini okumak, dua etmek, tesbih ve zikirlerle anmak, emir ve yasaklarına riayet etmek…

Bu dünya insan için zıtlıklar arasında bir eğitim ve imtihan yeridir. İnsan Allah-u Zülcelâl’in esmasını dünyada geçireceği imtihanlar vesilesiyle tanıyacak, marifet ve muhabbet kesbedecektir. Rabbinin rahmet ve keremini tanıdıkça gaflet vesilelerinden kurtulup ibadet ve zikir vesilelerine yönelecek ve böylece ruhta marifetin, nefiste muhabbetin yerleşmesi için daimi bir mücahede içinde olacaktır.

Abdulkadir Geylani buyuruyor: ‘Allah-u Teâlâ bir ayet-i kerimede şöyle buyurur: “Müminler, onlara denir ki: Allah anıldığı zaman; kalpleri titrer.”(Enfâl; 2)

Buradaki titremenin bir manası da haşyet olur. Haşyet, kalbin ayık hali bulması ile başlar. O, gaflet uykusundan uyanır; temizlenir, parlarsa; gayb âleminden hayır ve şerre dair işlerin sureti kalbine nakşedilir.’

İnsanın her zamanda, her yerde, hiçbir imkâna ihtiyaç duymadan devamlı yapabileceği bir ibadet vardır, o da Allah-u Zülcelâl’i devamlı zikretmek: “(Müminler) Namazı bitirince de ayakta, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen, bunu boşu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” (Âl-i İmrân; 191)

Mümin, kalben her vakit Allah’ı zikredip hatırlamalı ki, kalbini hiç boş bırakmasın, artık azaları neyle meşgul olursa olsun ona yalnız Allah’ın ayeti, nimeti veya imtihanı olarak baksın. İşte kalpte ibadetin ve zikrin tesiri yerleştiği zaman insan öyle bir hale gelir ki, kötülük işlemez. Çünkü her baktığı şeye nefis gözlüğüyle, arzu ve tamahla değil sırf Allah’ın önüne çıkardığı imtihan nazarıyla bakar. Allah-u Zülcelal buna işaretle buyuruyor ki: “(Resulüm) Sana vahyedilen kitabı oku ve namaz kıl. Muhakkak ki namaz kötülüklerden alı kor! Allah’ı zikir elbette (ibadetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı hakkıyla bilir.” (Ânkebut; 45)

İmam-ı Rabbânî kaddesallahu sirrahu; “Her vakit, Allah’ı zikr etmek lâzımdır. Kalpte başka hiçbir şeye yer vermemelidir. Yerken, içerken, uyurken, gelirken, giderken hep zikir yapmalıdır.” buyuruyor.

Kalp zikirle hayat bulur

Zikretmek kalbin hayatıdır. Kalpte iman nurunun aydınlığı ancak her türlü zikirle Allah’ı zikretmek suretiyle olur. Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından kaçınmak ve onun dinine hizmet etmek de fiili birer zikirdir. Çünkü zikir kelimesi övmek, yüceltmek manasına da gelir. Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede: “Beni zikredin, ben de sizi zikredeyim.” (Bakara, 152)buyuruyor.

Siyak sibakına dikkat edilirse bu ayet, Allah’ın emir ve yasaklarına riayet edin manasında bir emirdir: “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi okuyacak, sizi küfür, şirk, nifak gibi pisliklerden arındıracak, size kitap ve hikmeti öğretecek, bilmediklerinizi bildirecek bir peygamber gönderdik. Öyleyse siz beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara; 151)

Ayetin manasında, “Siz benim gönderdiğim bu kitap ve hikmete sarılın, böylece benim şanımı yüceltin ki ben de sizi yücelteyim” manası gizlidir. Allah’ı tazim maksadıyla yapılan her amel, Allah’ın zikrinin insanın bütün varlığına ve dünyaya hâkim olmasına vesile olur.

Kuranı Kerim’de zikir, bu gibi çeşitli manalara gelir. Ancak bununla birlikte “Rabbinin ismini zikret” gibi ifadelerle, bizzat Allah’ın adını anmak manasında da kullanılır. “(Resulüm) Rabbinin ismini sabah ve akşam zikret. Allah’ın zikrine bütün vakitlerde devam et.”(İnsan; 25)

Peygamberimiz, bu emre ittiba ederek devamlı Allah’ı zikreder ve: “Allah’ı zikredenle zikretmeyen diri ile ölü gibidir.” (Buhari, Deavat: 67) buyururdu.

Resulullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem günün her anında, her vesile ile dua eder, Allah’ı tesbih ederek daima Allah’ı zikir hâlinde bulunurdu. Hz. Aişe radıyallahu anha validemiz buyuruyor ki: “Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem her anında Allah Teâlâ’yı zikir halindeydi.” (Müslim, “Hayz”, 117; Ebû Dâvûd, “Taharet”, 9, 18)

Yine bildirilmiştir ki “Peygamberimiz Allah’ı zikretmedikçe ne oturur, ne de kalkardı.” (İbn-i Sa’d, I, 424)

Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem, zikretmemeyi eksiklik olarak tasvir etmiştir: “Kim bir yerde oturur, Allah’ı zikretmeden kalkarsa Allah’a karşı eksik bir iş yapmış olur. Yine bir kimse yatağa yatar da orada Allah’ı zikretmezse yine Allah’a karşı eksik bir iş yapmış olur.” (Ebu Davud, Edeb 25)

Peygamber efendimiz, ashabını da Allah’ı zikretmeye çok teşvik etmiş; “Size amellerinizin en hayırlısını haber vereyim mi? Allah’ı zikretmektir.” (Buhari, Deavât: 6) buyurmuştu.

Peygamberimizin sükûtu uzun sürerdi, az ve öz konuşurdu. Sevdiklerini de fazla konuşmaktan nehyeder, “Allah’ı zikretmeksizin çok konuşmak kalbe kasvet verir” buyururdu.

İnsan, zikirle Allah’a dost olur…

Peygamber efendimiz Rabbimizin bir kutsi hadiste şöyle buyurduğunu bize müjdeliyor: “Kulum beni andığı ve dudakları benim için kıpırdadığı an, Ben kulumla beraberim.” (İbn-i Mace, Edeb, 55)

Buradan da anlıyoruz ki zikir Allah ile beraberlik vesilesidir. O bize zaten şah damarımızdan yakın ama biz gafiliz; işte zikir gaflet perdelerini kaldırma vesilesidir. İmam-ı Kuşeyri rahmetullahi aleyh buyurur ki: “Zikrullah, velilik payesinin verilmesine sebep olur ve vuslat alametini ve iradesini tahakkuk ettirir. Hakk Teâlâ’ya vuslat yollarının en kavi ve metini Zikrullah yoludur.”

Bir gün Peygamberimiz ashabından bir grubun halka şeklinde oturduklarını gördü. Yanlarına gidip sordu:
– Ne maksatla bir araya gelip burada oturdunuz? Onlar:
– Bize İslâm gibi bir din bahşeden ve bu yolla bizi imtihana tâbi tutan Allah’ı zikretmek ve ona hamd etmek için oturduk, dediler. Peygamberimiz tekrar sorup, onlardan yeminli bir cevap aldıktan sonra şöyle buyurdu:
– Sizi itham etmek için yemin ettirdiğimi sanmayın. Aksine; bana Cibril geldi, Aziz ve Celîl olan Allah’ın meleklerine karşı sizinle iftihar ettiğini haber verdi.”(Müslim, Zikir: 40.)

Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle sükûnete erer: “Bunlar (hidayete ulaşan kişiler) iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki kalpler ancak Allah ı zikretmekle huzur bulur.”(Rad; 28)

Kalp devamlı değişir durur. Kalbin imanda sabit kalması için zikirle mutmain olması lazımdır.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ