‘Zincir İle Geleni Böyle Ağırlarlar…’

‘Zincir İle Geleni Böyle Ağırlarlar…’
islamcokguzel-reyhaniyayinlari-hz-muhammed-kitap-kampanyasi

“Şartlara teslim olmazsan, şartlar değişir, sana teslim olur. Çok çalışır, çok dua eder, çok istersen, Allah’ın rahmeti tecelli ettiğinde nice olmazlar oluverir…” (Akşemseddin)

 

Bir rüya ile başlayan serüven

Mana âleminde dem tutmaya başlayan Akşemseddin, bir gece bir rüya gördü. Rüyasında bir kişi kapısını çalıyordu. Kalkıp ısrarla çalan kapıya baktığında, hasta bir evladı olduğunu söyleyerek kendisini tabipliğe çağıran bir kişi ile karşılaşmıştı. Öyle ki koşarak geldiği belli olan adam zar zor nefes alıyordu. Beraber hastanın bulunduğu yere koşmaya başlamışlardı.

Bir evin önüne geldiklerinde adam, kendisini biraz beklemesini söyleyerek içeri girdi. Fakat adamdan uzun süre bir haber alamamıştı. Daha fazla bekleyemezdi. Eşikten içeri girdiğinde, uzunca ucu bucağı belli olmayan bir zincir gördü.

Zinciri merakla takip etmeye başladı. Gitti… Gitti… Ama ucunu bucağını bulamadı zincirin… Ve sonra uyandı…

Ertesi günü, hocasına gördüklerini anlatınca kendisine denildi ki, “Kazandığın şu zahiri bilgini mana ilmiyle; akıl vergisini, gönül vergisiyle tamamlaman gerek. Sana bir mürşit lazım. Kalk Ankara’ya git. Orada Hacı Bayram-ı Velî Hazretlerine müracaat et. O seni tamamlasın. Sen bu dünyaya lazım bir insansın…”

Hocasının gönlü, onun sevgisi ile doluydu. Bambaşka bir bağ vardı aralarında. Ayrılık ne kadar zor gelse de tekrar ziyarete gelmesi şartı ile yolcu edildi. Alması gereken bambaşka bir terbiye ve metot olduğunu anladığından, bu feraset onu yollara düşürdü…

Ankara’nın girişine yakın bir yerde bir çeşme gördü. Susamıştı ve soluklanmak istemekteydi. Burada soluklanırken, bir kişi ile karşılaştı. Selamlaştılar…

İmtihanı oluyor ve geri dönüyor

Bu kişiye Hacı Bayram-ı Velî Hazretlerini sordu. Kendisine talebe olmak gayesiyle yola çıktığını anlattı. O kişi ise;
– Başka mürit olacak kişi bulamadın mı? O kişi dilencidir. Ben de dere tepe aştım ona geldim ama onun ve talebelerinin halini görünce bundan vazgeçtim. Ben Haleb’e gidiyorum. İstersen sen de gel, dedi.

Akşemseddin oldukça şaşırmıştı. Ama duyduklarına inanmak da istememişti. O kişi:
– Eğer yarın öğlene kadar bana yetişirsen seni burada bekleyeyim, yol yareni oluruz, dedi.

Akşemseddin her ne kadar bu mevzu ile evhamlansa da gözü ile görmediğine inanmak istemedi. Ve dinlendikten sonra yola devam etti. Nihayet, büyük bir heyecan ve merakla, Ankara seyahatinin sonuna gelip merkeze vardı. Rastladığı kimselere, hiç dinlenmeden tek tek bu zatı sormaya başladı. Yolda karşılaştığı kişinin söyledikleri, içinde ara ara çalkalansa da söylenenlere inanmak istemiyordu.

Yorgun ve bitkin bir halde Zat-ı Muhterem’i ararken, bir sokakta halktan biri kendisine:
– İşte, şu gördüğün, dükkân dükkân gezerek para toplayan zat Hacı Bayramdır. Yanındakiler de talebeleri, dedi. Gözü ile görünce hayal kırıklığına uğradı Akşemseddin! Şaşkınlık içerisindeydi. Gözüyle gördüklerine inanmak istememişti, lakin görünce de gözlerine inanamamıştı. Bir büyük zatın, kapı kapı para toplayacak hale gelmesine yüreği burkulmuştu.

Gerisin geri yola koyulmaya karar verdiği anda, yaşlı zatlar, yolunu kesip kendisinden talepte bulundular. Önce onlara para vermek istemedi, hatta kırgınlığından başını kaldırıp yüzlerine dahi bakmadı. Ama önünden çekilmeyen yaşlı zatlara da içten içe kıyamamaktaydı. Ne yapacağını bilemez bir haldedir ki nur yüzlü bir zat kendisine:
– Sen bize yardım etmeyecek misin efendi? Diye sordular. O da:
– Edeyim derviş dede, diyerek bir şeyler verdi ve sordu:
– Hacı Bayramın dergâhından mısınız?
– Evet, cevabını alınca iyice boynunu büktü. Bu kadar yaşlı bir kişinin dergâha bağlı olup da böyle bir hale düşmüş olmasına içi acıtmaktaydı. Arkasını dönüp gidecekken, dayanamadı iki kelam etmek için geri döndü:

– Dede, alınmasan sana bir şey sormak istiyorum, dedi. O zat gülümseyerek:
– Sor evladım.
– Bu yaşta böyle güzel nurani yüzünle, aksakalınla insanlara el açmak sana ağır gelmez mi?
– Gelse ne yapabilirim ki Şeyh böyle ister.
– Olur, mu öyle şey! Ayrılınız dergâhtan, kurtulunuz zilletten!
– O kadar kolay mı oğul? Müridleri Hacı Bayram’a zincirle bağlıdır. Müridi Halep’te olsa Hacı Bayram Ankara’dan çekti mi mürit nerede olursa olsun geri gelir!

Akşemseddin baktı ki dedeyi hata ettiğine ikna edemeyecek, mecburen vazgeçti. Hemen oradan ayrılarak acele ile tekrar yola koyuldu. Zira yol arkadaşının dediği vakte yetişebilmesi için vakti çok dardı.

Hacı Bayram-ı Veliye koşuyor

Hızla geri döndüğünde, kendisini bekleyecek olan yolcuyu bıraktığı yerde bulmuştu. Fakat oldukça da halsiz düşmüştü. Yol arkadaşına olan biteni anlatırken, beraber biraz daha dinlendiler. İçini kemiren bir sürü soru vardı. Bir de yola çıktığından beri boğazını sıkarak onu nefessiz bırakan bir şey vardı.

Üzüntüsünden nefes dahi alamıyordu… İyice dinlendikten sonra, yol arkadaşı ile meşhur Veli, Şeyh Zeynuddin-i Hâfi Hazretlerine talebe olmak gayesiyle Haleb’e doğru yola çıktılar.

Yolları hem çok uzun hem de meşakkatliydi. Günlerce yol aldıktan sonra, Haleb’e bir konak mesafeye geldiklerinde, konaklamak için bir hana girdiler ve burada gecelediler.

Sabah olduğunda, dehşete kapılan yol arkadaşı onu feryat ederek uyandırmıştı. Akşemseddin‘in boynunu çevreleyen uzun bir morluk vardı. Ve bu morluklar adeta zincir halkaları şeklinde idi. Akşemseddin ise gördüğü rüyanın etkisi altında canının acısını dahi anlamamıştı.  Ve uçarcasına gerisin geriye dönmesi gerektiğini anlamıştı fakat yol arkadaşı kendisinden gayrı düşmüştü. Beraber gitmeleri için ısrar ettiğinde ise:
– Nasibimiz Hacı Bayram-ı Veli’den olsaydı, bizim de boynumuza zincir vurulurdu, demişti.

Akşemseddin, Haleb’e bir saatlik mesafeden gerisin geriye dönmek için yola çıktı.

Sabah namazı esnasında, rüyasında boynuna bir zincir bağlanmış olarak görmüştü. Ve zincirin ucunu Hâcı Bayram-ı Velî Hazretleri adında ki zat çekmekte idi. O sağa sola kaçmaya çalıştıkça zincirin acısı daha çok artmaktaydı…”

Gözyaşları içerisinde mesafeleri kat ederken, bir şeyleri yanlış anlamış olabileceğinin farkındaydı. Nihayet yeniden Ankara’ya vardığında hemen dergâha koşup o zatı sordu. Ve tarif ettiler.

‘Böyle kapıya hürmetsizlik edersen…’

Hâcı Bayram-ı Velî Hazretleri ile karşılaştıklarında, yüzüne dahi bakmamıştı… Talebelerden de kendisine ne bir “Merhaba” ne de “Hoş geldin” diyen olmuştu.  Dergâhtan çıkıp Hâcı Bayram-ı Velî Hazretleri’nin talebelerinin çalıştığı tarlaya gitti. Önce bir süre bekledi öylece.

Kendisine iltifat edilmemesine rağmen, talebeler ile o da tarlada çalışmaya başladı. Bir yandan da dert naraları savruluyordu iç âleminden…

Yemek vakti geldiğinde ise Hâcı Bayram-ı Velî Hazretleri, hazırlanan yemeği talebelerine elleriyle taksim etti, artanı da köpeklerin çanağına döktürdü.

Köpeklerin kabına dahi bırakılan yemek, Akşemseddin’e nedense sunulmamıştı. ‘Siz de buyurun’ diyen de olmamıştı. Kimse ona bakmadan yemeğini yerken, Akşemseddin dizlerinin üzerine çöktü ve kendi kendine: “Böyle bir kapıya hürmetsizlik eder isen senin alacağın ikram, köpeklerin kabındadır. Sen buna layıksın!” dedi. Yemeğe yelteneceği sırada ise o mübarek zat, Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri kendisini yerden kaldırdı.
– Köse! Kalbimize girdin, buyur yanımıza, diyerek bizzat yanına oturtup, kendi kabını ona uzattı:
– Zincir ile gelen misafiri böyle ağırlarlar, dedi.

 

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ