HASBİHAL / Helâl Lokma Teminattır
HASBİHAL
Helâl Lokma Teminattır
Davut ZAT
Boğazımızdan her an geçmekte olan yiyecek ve içecekler, hayatların devamı için olmazsa olmazlardandır. Bu lokmalar, aynı zamanda engellenemeyen fıtri ihtiyaçlarımızın da kendisi değil midir? Yemeyen ve içmeyen insan yaşayamaz elbette! Fakat insana akıl denen güzel bir meleke verilmiş ki, abur cubur yenmemesi ve yenilenlerin doğru ve helâl istikametten temin edilmek suretiyle karşılanmasını disipline etsin diye. Evet, insan yemeli ki sağlıklı olsun, zinde olsun, hayatını sürdürüp kulluk ve ibadet edebilsin…
İnsan hayatı, her konuda olduğu gibi tüketim konusunda da bir tertip ve düzene bağlı değil mi? Bir taraftan erdemli ve dürüst olma mücadelesi verirken, diğer taraftan boğazımızdan indirdiklerimizin de helâl lokma olmasına dikkat etmek zorundayız. Nitekim yüce kitabımızda Allah cellecelalühü; “Bugün size iyi ve temiz şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helâl olduğu gibi, sizin yiyecekleriniz de onlara helâldir.” (Maide:5) buyurmuyor mu?
Diğer taraftan insanoğlu vicdan sahibi olarak yaratılmıştır. Vicdanının sesini dinleyebilen insanlar ise harama asla tenezzül etmezler. Hele ki, hayatlarını güzel ahlâk ve inandığı değerler üzerine yaşamak isteyenler. Onlar boğazından geçirdiklerine daha bir titizlik gösterirler. Zira yiyecekleri her bir haram lokmanın, tüm vücuda yayılarak kendilerini zehirleyeceğinden endişe ederler. Haramdan beslenmenin kendilerine emanet edilmiş fıtratlarını bozacağını bilir ve güzel tabiatlarının ellerinden gideceği hususunda kaygı duyarlar. Bunun tabiî bir sonucu olarak da “aşağıların aşağısına” (Tîn; 5) yuvarlanacaklarının farkındadırlar. İşte, onlar erdemli olma, şeref ve ahlâkını kendine şiar edinmiş olanlardır. Zaten yaşantılarında sergiledikleri hal, davranış ve tutumları da bu inanç üzere olduklarının en bariz ispatıdır. Nitekim mezhep imamımız Ebu Hanife hazretlerinin Kûfe şehrinde bir koyun çalındığında; “onun etinden yerim,” korkusu ile altı ay ağzına et sürmediği hepimizin bildiği tarihi örneklerdendir. Bu yüzden, dürüstlük ahlâkını şiar edinmiş her Müslüman, sorumluluğunun idraki içinde çoluk çocuğuna helâl lokma götürmek için uğraşmaktadır.
Kimi insanlar ise şeytanın itmesiyle bazen bu hedeflerden sapma gösterebilmektedir. Halbuki üç günlük dünyada değer mi; yalan, dolan, dedi-kodu, zulüm, hak gaspı, vs. türden yapılan eylem ve söylemlere. Ölümlü dünya nasılsa yaptıklarının karşılığı olarak bir yüzleşmeye tabi tutmayacak mı insan denen varlığı? Hem hakkını yediklerinizle hem de sizi Yaratan’ın karşısına çıkartarak. Mahcup olmaya değer mi, beş para etmez dünyanın, üç kuruşluk imkânları için…
Peki, insan neden helâl daireden ayrılır, neden haram yer dersiniz? Helâli bulamadığından mı yoksa haramın yüzü sıcak, cazibesi fazla olduğundan mı? Ya da haram yemediğinde aç kalacağı endişesinden mi?
Elbette gerçek neden bunlar değildir. Olsa olsa bu bir tabiat, maya ve ahlâk sorunu olmalıdır. Zira itikadımıza göre “insanlar henüz yaratılmadan rızıklarının tayin edildiği” bir hakikattir. Kula düşen sadece onu aramasıdır. Kişinin dünyaya teşrifinden önce takdir olunmuş bir nimettir, rızkımız. Onu ararken, sabırlı olmak gerekir. Çünkü haram konusunda insan sabır gösterirse tayin edilmiş olan rızıklar, zaten helâl yoldan kendisine sunulacaktır. İşte tam da bu noktada insanın dünya ve ahiret hayatına yönelik sınavı kendini göstermiyor mu, ne dersiniz…
Kul Hakkı Yemek Zulümdür
Peki, sadece boğazdan geçenler mi haramdır? Elbette değil. Zulüm de haramdır, yalan da. Hakkın hak sahibine teslim edilmemesi de. Ya yetim hakkı yemek? Ya mazlumun üzerine çullanmak ve zayıfı ezmek, ya güçsüzün tepesine çökmeğe ne demeli? Evet, bunlar da haramlar zümresinden. Halbuki iki cihanın güneşi Sevgili Peygamberimiz aleyhisselatu vesselam;
“Hiçbir kimse, asla kendi kazancından daha hayırlı bir rızık yememiştir. Allah’ın Peygamberi Dâvûd aleyhisselâm da kendi elinin emeğini yerdi.” (Buhârî, Büyû’ 15, Enbiyâ 37) buyurmaktadır. Öyleyse, hakkı hak sahibine vermemek sizce de davranışların en kötülerinden değil midir?
Nitekim bir sinek bir tencere yemeği, bir fare bir kazan içeceği, bir damla zehir bir tepsi baklavayı, içine faiz bulaşmış bir gelir tüm kazancı ve bir hakkın sahibine verilmemesi de onca emeği, harama çevirmiyor mu? İşte insan hayatları da tıpkı bunun misali. Bir insanı insan olmanın ötesinde görerek sömürmek, kullanma psikolojisi ile hareket etmek, işe yaramaz olduğunda ise kenara bırakmak o hayatların hiç edilmesi, zehirlenmesi ve emeklerin zayi edilmesi anlamına gelmiyor mu? Peki, mazlumların üzerinden geçinmek ve onların zayıflığından yararlanmak, tıpkı diğer örneklerde olduğu gibi tüm kazançları harama boyamıyor mu, sizce de?
Haksız kazanç sağlamak aynı zamanda hakkın gaspı anlamına da gelmektedir. Mesela; yalan söylemek, her sistem içinde ayıplanmış ve yanlış olarak görülmüştür. Niçin? Bir hak gaspına sebep olduğu için. Yalan; doğruyu yanlış, akı kara ve haklıyı haksız göstermektedir. Bu durum sonuç itibariyle bir zulüm ve hak kaybına neden olmaktadır. Bütün hukuk sistemleri; şahitlikleri önemser ve yalan söylemeyeceklerine dair şahitlere yemin ettirir. Yemin etmelerine rağmen yine de yalana tevessül ederlerse, hâkimin vereceği yanlış kararın müsebbibi olacaklarından hak gaspına neden olurlar. Toplum da o kişilerin daha sonra başlarına gelen bir takım olumsuz hadiseleri, yalan yere yaptıkları şahitliklerle irtibatlandırır. İşte sadece tek bir örnek bile haklıyı haksız, haksızı da haklı hale getiren bir menfaat temininin kötü sonuçlarını ve helâl çizgiden çıkmanın kişiyi nasıl bir duruma düşüreceğini tüm çıplaklığıyla anlatmak için yeterlidir.
Mademki helâl lokma bu kadar önemlidir, o zaman kişi dünya ve ahiret açısından amacına ulaşmak için illa helâl ile iştigal etmeli, illa helâl merkezden ayrılmamalıdır. Aksi halde dünyalık açıdan dahi amaca ulaşmak nafile, mutlu olmak ise sadece bir hayaldir. Zira, bünyeye dâhil edilmiş her türlü haram, kişinin sadece maddesini tahrip etmekle kalmayıp, manasını ve psikolojisini de bozmaya namzettir. Kim bilir belki de toplumumuzun bu denli huzursuz ve bir o kadar da psikolojik yapısının bozulmuş olmasının temelinde, helâl ve haram çizgisine özen gösterilmemesi yatıyor olamaz mı? Çünkü nefsimizi ve neslimizi korumaktan tutun, malı, canı ve aklı korumak da ancak helâl rızık ile mümkündür. Atalarımız “haram maya tutmaz” derken buna işaret etmiş olmalılar.
Bir de mazlumlara yapılan muameleler var ki, tam ahir zaman manzarası dedirtecek türden. Hak kaybına uğramış olduğu halde o hakkını helâl ve yasal yollardan aramaya kalkışanlara, tuzu kuru olanların verdiği nasihatleri kastediyorum. Hakkânî ölçüler ters yüz edilerek, gerçek kusurlu olanı tenkit etmek yerine, mazlum ve mağdur konumda olanlara; “Boş ver, her şeyi gören ve bilen bir Allah var! O’na havale etmeli” demek, ne derece doğru ve isabetli olarak görülebilir ki? Böyle bir yaklaşım, hangi akıl ve ölçüye uygundur?
Tabiiyetinde olanların haklarını yiyen, zayıfın tepesine binen, bireysel ve kamusal haklarını gasp edenlere hakkı hatırlatmak yerine, o hakkın talebi noktasında meşru yollardan hak arayışına girenlere, yanlış akıl vermek suretiyle; “Allah’a havale et” demenin hak ve hukukla bağdaşmayacağı her akl-ı selim sahibi insanın bileceği hakikatlerdendir. O yüzden hakkın saptırılması olan bir hususun hem bu dünyada hem de öbür dünyada kişiye ağır mesuliyetler yükleyeceğinin bilincinde olunmalıdır.
Toplumda yeni yaralar açılmasının önüne geçilmesi için haktan, hukuktan ve helâl dairede yaşamaktan uzaklaşılmamalıdır. Doğru ve helâl dairede yaşamayı kendimize şiar edinmeliyiz ki, insan denen muhteşem varlığın kaşlarının çatılmasını bir vebal olarak yüreğimizin derinliklerinde hissedebilelim.
Yüce Allah celle celalühü Kuran-ı Kerimde; “…Onlara iyi ve temiz şeyleri helâl, kötü ve pis şeyleri haram kılar.” (Araf:157) buyuruyor. Öyleyse her türlü kötülük ve çirkinliğin helâlin zıttı olduğu bilinciyle; iyilik, güzellik ve doğruluğun karşısında bir düşman olarak durduğunu da unutmayalım. Büyüklerimizin; “yılandan korktuğunuz kadar olsun, haramdan korkun” ihtarına kulak verelim. Velev ki, bir iğne ucu kadar olsa bile. Çünkü müslümana haram, bir iğne ucu kadar küçük olsa da yine de batar ve acıtır. Ta ki, onu bünye temizleyene kadar. Unutulmamalı ki helâl lokma; hem bu dünyadaki ferdi ve sosyal hayatımızın, hem de ahiret hayatımızın bir teminatıdır.
Her daim hakkın yanında yer almak, doğruluktan şaşmamak, teraziyi düzgün tartmak, oku doğru atmak, şahitliği doğru yapmak, yalandan sakınmak ve ilmik ilmik emek vererek temin ettiğimiz alın teri kazançlarımıza haram bulaştırmamak için istikamet sahibi insanlardan olabilmeyi dilemek ve bu uğurda çaba sarfetmek bir bahtiyarlıktır.
Kazancınızın helâl, değerlendirmelerinizin akl-ı selim dâhilinde olmasını dilerken, helâl yemenin iç huzuru ve istikamette olmanın aydınlığında bir hayat sürmenizi temenni ediyorum.