ALLAH DOSTLARI / Allah Dostlarının Dilinden İlim
ALLAH DOSTLARI
Allah Dostlarının Dilinden İlim
Yusuf Şahin
Allah-u Zülcelâl âyet-i kerîmede buyuruyor ki:
“Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lûtufta bulunmuştur. Hâlbuki daha önce onlar, apaçık bir sapıklık içindeydiler.” (Âl-i İmrân, 164)
Allah’ın insanlara lütfettiği büyük bir nimet olan akıl esas olarak, Allah’ın kelamını okumak, anlamak ve hayata tatbik etmek için verilmiştir. İnsanoğlunun rehberleri olan Peygamberler, mürşid-i kamiller ve alimler de Allah’ın emir ve yasaklarını insanlara tebliğ eden eğitimcilerdir.
İnsan eşref-i mahlûkat olarak yaratılmıştır, yani yaratılmışların en şereflisidir. Diğer mahlukata verilmeyip de insana bahşedilen hususiyetlerin başında ise ilim öğrenme kabiliyetine sahip olması gelir.
Allah-u Zülcelâl, arzda bir halife yaratacağını meleklere bildirdiğinde, onlar buna hayret ederek bunun hikmetini sorarlar. Cenâb-ı Hakk, Âdem aleyhisselama isimleri öğretir ve meleklerle Hz. Âdem aleyhisselamı bir imtihana tâbi tutar. Ayet-i kerimede bildirildiğine göre:
“Ve Âdem’e isimleri öğretti. Sonra (varlık âlemlerini) melaikeye gösterip, ‘haydi davanızda sadık iseniz, bana şunları, isimleriyle haber verin’ dedi.” (Bakara, 31)
Bazı alimler isimleri Allah’ın yarattığı varlıkların isimleri olarak açıklamışlardır. Tasavvuf ehli ise, eşyanın isimlerini derken yaratılmış varlıklarda tecelli eden İlâhî isimleri bilmeyi anlamışlardır. Kuşeyrî rahmetullahi aleyh, Hz. Âdem aleyhisselam’a bütün mahlukatın isimlerinin yansıra, Allah’ın isimleri yani esması da öğretilmiştir, der. (el-Kuşeyri, Ebu’l-Kasım Abdülkerim en-Nisaburi, Letâifü’l-İşarat, 1/35)
Bedenin hayatı için yemeye, içmeye nasıl ihtiyaç varsa aklın ve rûhun beslenmesi için de onları besleyen ilimlere ihtiyaç vardır. Ruhunu besleyen ilimlerden mahrum bir insanın hakiki manada insan olması, yani düşünen, anlayan, araştıran, idrak eden bir varlık olması mümkün değildir. O zamandan beri insanoğlu ne zaman Allah’ın indirdiği kelamı unutsa, ondan uzaklaşsa Peygamberler ile kitaplar gönderilmiştir.
İlim Hidâyet Nurudur
Allah-u Zülcelâl ilk insana, vahiy indirmiş, on sahife vererek ilk insanları İlahi kelamına muhatap almıştır. Ayetlerini okumak, kitabı ve hikmeti öğrenmek insan ruhunun vaz geçilmez ihtiyacıdır. İnsanın doğru düşünebilmesi için, aklını daima Allah’ın indirdiği hidayet nuru ile aydınlatması gerekir.
Tasavvuf yolu da insanın manevî yönden yaratılış gayesine ulaşmasını ve Allah’ın dostu olmaya layık hale gelmesini esas alır. Bu gayeye de ancak ilim, amel ve ihlâs ile ulaşılır.
Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede:
“…Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltir…” (Mücadele, 58/11) buyurarak ilim sahiplerine üstün dereceler verileceğini müjdelemiştir.
İlim her şeyin başıdır, çünkü insan neye iman edeceğini, nasıl amel edeceğini de ilim ile bilir. İlmi olmayan kişi hiç değilse kendine yetecek kadar ilmihalini öğrenmelidir.
“Kim ilim öğrenmek için yola çıkarsa, Allah Teâlâ ona cennet yolunu kolaylaştırır. Melekler, ilim öğrenenlerden hoşlandıkları için onlara kanat gererler. Göklerde ve yerde bulunan varlıklar, hatta sudaki balıklar bile âlimlerin bağışlanması için Allah’a yalvarırlar. Bir âlimin sadece ibadetle uğraşan bir kimseye üstünlüğü, on dördüncü gecesinde ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Âlimler peygamberlerin mirasçılarıdır. Peygamberler altın gümüş değil, sadece ilmi miras bırakmışlardır. İşte bu ilim mirasına konan kimse, çok büyük bir kısmet kazanmış olur” (Ebû Dâvûd 3641, Tirmizî 2682, İbn Mace 223).
Sadece kendi ibadetlerini yapacak kadar ilim bilen bir abid, eğer ihlâs üzere son nefese kadar halini muhafaza ederse kurtuluşa erer. Ama başkalarına faydalı olacak kadar ilme sahip olan alim, başkalarının da kurtuluşuna vesile olur ve böylece onların sevabı eksilmeden onların sevabı kadar sevap kazanır.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem:
“Âlimin âbide üstünlüğü, benim sizin en aşağı derecede olanınıza üstünlüğüm gibidir. Şüphesiz ki Allah, melekleri, gök ve yer ehli, hatta yuvasındaki karınca ve balıklar bile insanlara hayrı öğretenlere dua ederler.” (Tirmizî, İlim 19) buyuruyor.
İlim öğrenip öğreten, talebe yetiştiren bir insan arkasında sevabı devam edecek bir eser bırakmış olur. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem:
“İnsanoğlu öldüğü zaman bütün amellerinin sevabı da sona erer. Şu üç şey bundan müstesnadır: Sadaka-i câriye, istifade edilen ilim, kendisine dua eden hayırlı evlat.” (Müslim, Vasiyyet 14) buyurmuştur.
İlmin faziletine dair sayısız âyet ve hadis vardır. Rabbimizin şu duayı tavsiye etmiş olması ilmin kıymetini göstermeye yeter:
“…Ey Rabbim! ilmimi artır de.” (Tâhâ, 114)
İlim Ancak Amelle Fayda Verir
İslami ilimlerden biri de tasavvuf ilmidir. Tasavvuf ilmi, fıkıh, hadis, ahlak, kelam ve tefsir ilimleri gibi Allah’ın rızasına uygun kulluk yapmanın inceliklerini öğretmeyi gâye edinir. Fakat usul bakımından bu ilimlerden farklı olarak amellerin tatbikine ve manevî hale önem verir.
İslâm alimleri de ilmin ancak amel yapmakla fayda vereceğine dikkati çekerler:
İmam Malik rahmetullahi aleyh:
“İlim, rivayet ve kuru malumat çokluğu değildir. İlim, faydalı olan ve kendisiyle amel edilen şeydir.” Buyurmuştur.
İlmin asıl gayesi amel etmek ve onunla Allah’ın rızasını kazanmaktır. İlmi başka bir gaye için öğrenmek ilme ihanettir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki:
“İlmi, âlimlere karşı övünmek, câhillerle münâkaşa etmek ve insanların teveccühünü kazanmak için öğrenmeyiniz. Kim böyle yaparsa o kimse ateştedir.” (İbn-i Mâce, Sünnet, 23)
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin dualarından biri şöyledir:
“Allah’ım, bana öğrettiklerinle beni faydalandır. Bana fayda verecek ilmi bana öğret ve ilmimi artır…” (Tirmizî, Deavât, 128; İbn-i Mâce, Sünnet, 23)
İlmi olduğu halde amel etmeyen kişinin başkalarına nasihat etmesi kendisini kurtarmaz. Üsâme bin Zeyd -radıyallâhu anh- Peygamber Efendimizin şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
“Kıyamet günü bir adam getirilip cehenneme atılır ve bağırsakları dışarı fırlar. O kişi, eşeğin değirmen taşı ile döndüğü gibi, bağırsakları ile birlikte dönmeye başlar. Derken etrafına cehennemlikler toplanır ve “Ey falan, bu ne hâl? Sen iyiliği emredip kötülükten alıkoymaz mıydın?” derler. O da, “Evet, ben iyiliği emrederdim, ama onu kendim yapmazdım. Kötülükten alıkoyardım ama onu kendim yapardım.” diye karşılık verir.” (Müslim, Zühd, 51)
İlmi az olsa da onunla amel eden kişiye Allah-u Zülcelâl daha fazlasını nasip eder. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:
“Bir kimse ilmi ile âmil olursa, Allah onu bilmediği ilimlere vâris kılar.” (Ebu Nu‘aym, Hilyetü’l-Evliya, 10/15)
Tasavvuf yolunun büyükleri kemalat yolunda ilim ve amelle birlikte edebe de önem vermişlerdir. Tasavvuf yolunun farik vasfı odur ki, sufiler ilim öğrendikçe tevazusu da artar. Çünkü tasavvuf yolunun bir hususiyeti de nefsi bilmektir. Nefsini bilen de Allah’a karşı muhtaçlığını idrak eder.
Abdülhâlık Gucdevânî kuddise sırruh talebelerine şöyle nasihat eder:
“Ey oğul! Sana vasiyet ederim ki; bütün hâllerinde ilim, edep ve takvâ üzerinde olasın!.. Geçmişlerin eserlerini oku ve Ehl-i sünnet vel-cemaat yolundan git! Fıkıh ve hadîs öğren ve câhil sofîlerden bucak bucak kaç!”