HASBİHAL / Değerler İsrafı

  • 24 Şubat 2026
  • 25 kez görüntülendi.
HASBİHAL / Değerler İsrafı
REKLAM ALANI

HASBİHAL
Değerler İsrafı
Davut ZAT

İçinden geçmekte olduğumuz zaman mı değişiyor, dünya mı? Yoksa yaşayan insanlar mı çağın değişiminden dem vurarak kendi değişimlerini gizleme çabasına giriyorlar?
Eskiden edep bildiğimiz ve bizâtihî yaşam biçimi olan nice ahlâkî değerlerimiz bugün tersyüz edilmiş durumdadır. Utanılacak konular övünçle ulu orta yaşanmaktadır. Raydan çıkan tren misali savrulmuş bu gidişe bir parça ‘dur’ diyebilmek için takoz koyma arayışları ise nafile gibi görünüyor. Çünkü o takoz her geri fırladığında ya da üzerinden aşılıp geçildiğinde kaza denilecek düzeyde faciâlar yüreğimizi yaralıyor.
Bazı konuları daha da önemli hale getirmek ya da zaten var olan önemlerini pekiştirmek için belli gün ve haftalarla dikkat çekiliyor. Bir dizi program, etkinlik, mesaj veya açıklamalar yapılmakla o konunun önemi hissettirilmeye çalışılıyor. Dikkat çekilen konulardan birisi de hiç kuşku yok ki israf ve savurganlığın çaresi olan tasarruf konusudur.
Nimetler İçindeyiz
Gerçekten de israf ve tasarruf konusunda bilinçlenmek ve bilinçlendirme yapmak şart görünüyor. Mesela hiç soruyor muyuz kendimize, “Niçin bu kadar müsrifiz?” diye.
Her şeyi israf ediyoruz. Saymakla bitirilemeyecek kadar çok alanda tüketiyoruz ve tükeniyoruz. Duygu israfı, zaman israfı, ömrün israfı, mâlî israf, ahlâkî israf, dil israfı, değerlerimizin israfı…
Tasarruf nasıl olur, bir bilincimiz var mıdır? Yoksa her zaman olduğu gibi bildik alışkanlıklarımızı sürdürüp gidiyor muyuz? Hem de bir kanıksama içinde…
İçinde doğduğumuz imkânların farkında mıyız acaba? Bizden öncekiler bu imkânlarla buluşmuşlar mıydı, hiç düşünüyor muyuz? Daha hayata gözlerimizi açtığımız anda maddî ve manevî, teknik ve bilimsel, kültürel ve sosyal, genetik, ekonomik ve daha birçok açıdan hazıra konduğumuz doğru değil midir? Örneklemek gerekirse; elektrikli bir ortama gözümüzü açıyoruz. Arabalarımızda ve ısınmamızda petrol kullanıyoruz. Doğalgaz hayatımıza girdi. Suyun önemini bilmeyenimiz yok. İnsanın bizâtihî kendi bünyesindeki hayat enerjisinin önemini söylemeye gerek bile yok!
İsterseniz bu imkânların olmadığı yılları şöyle bir düşünelim. Gaz lambası ile hayatını sürdürenler bunun kıymetini pekâlâ bilirler. Bilmiyorlarsa veya unutmuşlarsa onları gerçekten yadırgamak gerekir. Araçlarımıza petrol bulamadığımız zamanlardaki kuyrukları ve daha öncesinde yaya yürünülen yolculukları…
Hayatımızdan sadece bir günlüğüne elektriğin gittiğini düşünelim. Ne olur halimiz? Gazetelerin çıkmadığını, derin donduruculardaki gıdaların bozulduğunu, mum ışığına talim edildiğini, kuaförlerin çalışamadığını, marangozların ve tüm fabrikaların zorunlu kontak kapattığını, petrol istasyonların yakıt vermediğini varsayalım. Kışın ortasında bir hafta doğalgaz bulamadığımızı akla getirelim. Aynı anda elektrik sobalarının çalışmadığını da! Sadece günlük hayat mı durur yoksa lüks ve refaha bu denli alışan bizlerin hayatı mı felce uğrar? Öyle ise nerede kanaat ve şükür? Nerede kulluk ve teşekkür?
Zamanın birinde bir mühendis arkadaşımız açıklamıştı; sadece bilgisayarların monitörlerini kapatmamaktan kaynaklı kurumunun bir yıllık enerji maliyeti bile dudak uçuklatacak miktarlardaydı! Biz ise oturmadığımız odaların lambasını bile kapatmaktan yüksünen bir tembellik ve boş vermişlik içindeyiz. Çoğu şehirlerde görüyoruz; gündüz gözüne elektrik lambalarının günlerce hiç kapatılmadan yanmaya devam ettiğini. Hem dışarıdan elektrik enerjisi aldığımız günlerde de bu böyleydi.
Bugünlerde iflasları ile küçümsediğimiz ülkelerden, elektrik aldığımız günleri unutmadık daha. Ne var ki, onların geldiği nokta bize ibret olamıyor! Onlar daha dün enerji satarken, şimdi ekmek bulamıyorlar. Bu denli müsrif bir tüketimin acı sonu, bizim için de bir gün geçerli olabilir. Deniz tükenebilir ve bir gün açlıkla, kıtlıkla, mali krizle, borç batağıyla, küresel istilalarla karşı karşıya gelebiliriz…
Dedelerimizden kıtlık zamanlarını çok dinledik. O dönemin çocuk ve gençleri olan ebeveynlerimiz, acı hatıralarla andıkları o yokluk günlerini pek hatırlamak istemiyorlar. Orta yaş kuşağı ise ara dönemi yaşıyor. Kıt imkânlardan bolluğa geçen bir dönemeçte yol alıyorlar. Yeni kuşak ise hiç yokluk yaşamadığı için kolayca tüketim gerçekleştirebiliyor.
Yokluk Nedir Bilmiyorlar
Aileler ise hiç olmadığı kadar çocuklarına çok düşkünler. “Biz yorulduk onlar yorulmasın, biz üzüldük onlar üzülmesin, biz hep yok’larla yaşadık onlar yokluk yaşamasın” diye çabalayıp durduğumuz, çoğumuz için bir hakikat değil midir? Hatta işin dozunu kaçırıp, onlar için yaşamaya başlamadık mı? Hem de kendi hayat gerçeğimizi unutarak. Nerede ise çocuklarımızın yerine yemek bile yiyeceğiz(!)
Evet, bu haliyle bizimkisi adanmış hayatlardan! Oysa kolay elde edilenler kolay tüketiliyor. Bu yüzden yeni kuşaklar varı yoğu bilmezken, kucağında bulduğu nimetleri de hoyratça tüketiyor. Emeksiz bir tüketimin içinde olduğumuz inkârı mümkün olmayan bir gerçek.
Bizden öncekilerin yokluklarından kalan miras bizim tokluğumuz olsa gerek. Yokluğu ve imkânsızlığı derinlemesine tatmadığımız için, çabuk ve hazırı tüketmek kolayımıza gidiyor. Hayatta sıkıntı nedir bilmediğimizden olsa gerek, en küçük bir olumsuzluk karşısında da depresif şikâyetlerle kliniklere koşuyoruz…
Çok uzağa gitmeye gerek yok, yakın tarihe yapacağımız bir yolculuk mukayesesi ile hayatımızdaki her şeyin bol ama bereketsiz olduğunu görebiliyoruz. Dünya insanlığı, her sahada ve tam anlamıyla tüketiciliğin çılgınlık düzeyinde zirvesini yaşıyor. Çünkü böylesini, bir yaşam biçimi olarak addediyor.
İçsel huzuru elinden kaçırmış olmanın paniklemesiyle aşırı bir şekilde dışa yönelerek çılgınca harcama yolunu seçiyoruz. İsrafta hudut tanımayan bu yaşam tarzı, herkesi kendi ölçeğinde ve kendi gerçeğinde bir çıkarım yapmaya zorluyor. Çünkü ekonomimiz alarm veriyor. Kırılgan yapı fırsatçılara kapı aralıyor.
İsrafla ilgili istatistiksel veriler, bize öyle hiç de aydınlık gelecekler vaat etmediğini göstermekte. Borçlanma oranlarımız gerek bireysel gerek küçük gerekse ülke ölçeğinde hiç de azımsanacak gibi değil!
Unutulmamalı ki gereksiz her tüketim, işsiz insan sayımıza bir nefer daha katmaktan ve toplumsal huzursuzluklara katkı sağlamaktan başka bir işe yaramıyor. Ülkemizde çöpe atılan ekmek sayısının aç ülkelerdeki insanların ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde olduğunu, bilmeyenimiz yoktur sanırım. Beyaz eşya tüketimi, elektronik aletlerin yenilenmesi, her çıkan yeni teknolojiye ulaşma isteği ülkeyi hurdalığa çevirmedi mi? Hangimizin evindeki cep telefonu sayısı ihtiyacının üzerinde değil. Âtıl kalan, teknolojisi eskidi diye değiştirilen sayısı belirsiz telefon ve eşya, oyuncak sepetlerinde çocukların bilinçaltı dağarcığına hançer gibi saplanmıyor mu?
Evet, hayatı kolaylaştıran teknolojik gelişmeler, ürün bolluğunu da birlikte getirdi. İsteyen, istediğine kolaylıkla ulaşabiliyor. Ancak bu tüketimi karşılayacak iktisadî güce ulaşmak, pek o kadar da kolay görünmüyor. Kendini dengeleyemeyenler ise; tüketimin azgın denizinde boğulmaktan berî kalamıyorlar.
Tasarruflu olmak bir eğitim işi ve bireyde başlayarak etrafa yayılan bir realite değil midir? Dinimiz tasarruflu olmanın önemini bize emrederken, ekonomik hakikatler de bizleri bu emre uymaya mecbur bırakır! Sosyal şartlar ve hayat dediğimiz yaşam süreci ise; insana tasarruflu ve kanaatkâr olmayı ister gönüllü ister zorunlu bir mecburiyet içinde bırakır. Zira israf edenler borç batağına girer, bireysellikten sosyal hayata kadar, sonra da ülkenin yönetim ekonomisine sıçrayarak bizleri kötü sonlara mahkûm edebilir. Öyle ise; şartlar sizi her konuda tasarruflu olmaya zorlamadan, siz kendinizi hizaya getiriniz! Zira israf ve savurganlık, geleceğimizi çalmaktan başka bir sonuç doğurmaz.
Keşke tüketilenler sadece bunlardan ibaret olsaydı! Keşke birazcık da insanî erdemler açısından tasarruf yapabilseydik. Her yenilik aynı zamanda insanî bir değerimizi de alıp götürmedi mi?
Teknik gelişmeler ve imkân bolluğu; bir yandan hayatımızı kolaylaştırırken, diğer taraftan bilinçsizlik, lüks ve israf nedeniyle çok şeyimizi de alıp götürdü. Bilgi ve iletişim teknolojisinde baş döndüren gelişmeler, insanımızı adeta robotlaştırdı. Sonuç; tüketilen duygular, tüketilen değerler manzumesi ve tüketilen insanlık…!
Çok zamana gerek yok; yakın bir gelecekte mumla arayacağa benziyoruz yitik değerlerimizi. Değerlerimizi yitirmenin sebebi, bu kuraklık, yozlaşma ve verimsizlik size göre nedendir acaba? Yeni teknoloji mi? Devir mi suçlu? Neslin sosyalleşmeyi internet mekanikliğinde araması mı? Yani insana düşen bir görev yok mudur? Tüm suçu başka nedenlere yükleyerek sorumluluktan kaçabileceğimizi sanmak çok akıllıca olmasa gerektir. Ne dersiniz?
Öyleyse vakit, her türlü israfla mücadelenin yanı sıra değerler israfına da karşı durma ve manevi tasarruf yapma vaktidir…

REKLAM ALANI
REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ