HİKMET PINARI / Rabbimize Karşı Ümit ve Korku Dengesi
HİKMET PINARI
Rabbimize Karşı Ümit ve Korku Dengesi
Hayrünnisa Hanım
يَا رَبِّ لَكَ الْحَمْدُ كَمَا يَنْبَغِي لِجَلاَلِ وَجْهِكَ وَلِعَظِيمِ سُلْطَانِكَ
“Ey Rabbim! Zât’ının Celal’ine ve Hâkimiyetinin azametine layık şekilde Sana hamd olsun.”
İman kemale erdiğinde insan, kalbinde Allah’ın haşyetini taşır. Sevdiği için O’nu üzmek istemez; O’nu üzmemek arzusuyla hem haşyet hem de ümit ortaya çıkar. Bu dengeyi sağlayabilmek için imanın kâmil olması gerekir; yalnızca imanı kâmil olan müminler için bu denge sağlanabilir.
Kur’an-ı Kerim’de yer alan korku ayetleri, mümini Allah’ın azabından sakındırırken; rahmet ayetleri O’nun affına ve merhametine yöneltir. Korku ayetleri, ümitsizliğe düşürmek için değil; korku ve ümidi dengede tutmayı öğretmek için vardır.
Sadece Allah-u Zülcelâl’in rahmetine güvenip tembellik göstermek, insanın ahirette kaybından başka bir şey değildir. Yine yalnızca Allah-u Zülcelâl’in azabını düşünerek korkmak ve O’nun rahmetinden habersiz olmak da Rabbimize karşı nankörlük olur. Çünkü rahmeti gazabını geçmiştir.
İşte bu yüzden korku ile ümit arasındaki dengeyi koruyabilmek, müminin en belirgin vasfıdır. Gerçek mümin ne tamamen korkuya ne de bütünüyle ümide kapılır; her iki duyguyu da kalbinde dengede tutar.
Ebû Ali Rûzbarî rahmetullahi aleyh demiştir:
“Ümit ve korku, bir kuşun iki kanadı gibidir. Onlar birbirine müsavi olursa, o kuş düzelip uçar. İki kanattan biri noksan olursa, o kuşta noksanlık olur, uçamaz. Kanatların ikisi yoksa ölüm döşeğindedir.”
Müminin vasfı da budur; korku ve ümit dengesini daima sağlam tutup, Allah-u Zülcelâl’e yönelişle uçmayı öğrenmektir. Bu dengeyi korumak, kâmil imanın ve olgun kulluğun göstergesidir.
Rabbimiz buyurur ki:
“O gün, kişi kendi kardeşinden, annesinden, babasından, arkadaşından, evlatlarından kaçar. Çünkü başlarında büyük bir iş vardır.” (Abese; 34-37)
Kıyametin dehşeti sebebiyle o gün hiç kimse kimseyi tanımaz. Herkes Allah’ın haşyeti ve kıyametin dehşeti yüzünden birbirinden kaçar.
Hz. Ebûbekir radıyallahu anh bir gün, bir kuş gördü. Kuş, ağacın üzerinde duruyordu. Hz. Ebû Bekir radıyallahu anh kuşa şöyle söyledi:
“Ey kuş! Keşke senin gibi bir hayvan olsaydım. Allah’ın verdiği nimetlerden yiyorsun, içiyorsun, geziyorsun; senin için ne hesap vardır ne azap. Vallâhi Rabbimin huzûrunda hesâba çekilecek bir insan olmaktansa, yolun kenarında bir ağaç olmayı, bir devenin gelip beni ağzına alarak ezmesini ve yiyip yutmasını ne kadar isterdim!”
Bu sözler, Hz. Ebûbekir radıyallahu anhın Allah’ın azabından duyduğu derin korkuyu gösterir. O, cennetle müjdelenmiş olmasına rağmen, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemden sonra peygamberlik gelseydi ona en uygun kişi olacağını ifade ettiğimiz en mübarek sahabelerden biri olarak, Allah’ın azabından korkuyu yürekten yaşamıştır. Bazen derin derin, Kur’an ayetleri üzerinde tefekküre dalmıştır.
Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Çünkü kıyamet sarsıntısı çok büyük bir şeydir. Onu göreceğiniz gün, her emzikli (kadın) emzirmekte olduğu çocuğundan geçer ve her hamile kadın da karnındaki çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş görürsün; hâlbuki onlar sarhoş değillerdir. Ne var ki Allah’ın azabı çok şiddetlidir.” (Hac; 1-2)
Hz. Ömer radıyallahu anh bir gün yolda yürürken bir sahabenin evinden Kur’an sesi duyar. İşittiği ayet-i kerime, Allah’ın azabının gerçekleşeceğini ve o gerçekleştiği zaman insanın ne bir dost ne de bir yardımcı bulacağını bildiriyordu. Hz. Ömer radıyallahu anh bu ayeti duyduğunda öylesine sarsılır ki, yerinde duramaz, başı döner; ayetin dehşeti karşısında bir süre oturmak zorunda kalır. Kendine geldikten sonra eve yürüyebilir, ancak birkaç gün boyunca yatakta kalır; ayetin tesiriyle adeta ayağa kalkamaz.
Onlar, kalpleriyle, ruhlarıyla, akıllarıyla ve bedenleriyle dinliyor, her yönleriyle vakıf oluyorlardı. Bizler ise çoğu zaman sadece kulaklarımızla işitiyoruz.
Abdullah b. Mes’ûd radıyallahu anh’den rivayetle Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
“Hesap gününde cehennem getirilir. Cehennemin yetmiş bin gemi ve her bir gemi çeken yetmiş bin de melek vardır.” (Müslim, Cennet 29)
Cehennemin ağzına yetmiş bin gem vurulur. Bu yetmiş bin gem, Allah’tan izin almadan cehennemin saldırmaması için konmuştur.
Allah’ın Azabı Çok Şiddetlidir
Dünya, yer ve gök Allah’ın rahmetiyle ayaktadır. Bizler de o rahmete layık olabilmek için elimizden gelen gayreti göstermeliyiz. Ama aynı zamanda Allah’ın azabından da haberdar olmamız gerekir ki, ona göre çalışalım ve gayret edelim. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki:
“Kıyamet gününde cehennem azabının en hafifi, bir kimsenin ayağının altına konulan iki közden ibarettir. Onların sıcaklığından beyni kaynar. İnsan, kendisinden daha şiddetli azap gören kimse olmadığını zanneder. Hâlbuki bu, cehennem azabının en hafifidir.” (Buhârî, Rikak 51; Müslim, Îmân 363.)
İşte bu yüzden bizlerin, âhireti okuyup öğrenmemiz ve ihmal etmememiz gerekir. Sadece “Allah büyüktür, Allah’ın rahmeti geniştir,” diyerek gevşek davranmamalı; amellerimizde, ibadetimizde ve kulluğumuzda daima gayret göstermeliyiz.
Ebû Hüreyre radıyallahu anhın rivayet ettiğine göre bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz sahâbelere hutbe irad ederken buyurdu ki:
“Siz benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız.” (Buhârî, Tefsîr 73/4621; Müslim, Fedâil 2359.)
Bu söz üzerine sahâbîler, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin huzurunda derin bir hüzne kapıldılar. Rivayete göre, yüzlerini yanlarındaki örtülerle kapattılar, başlarını öne eğdiler ve ağlamaya başladılar. Onların iniltisi mescidi doldurdu.
Sahâbîler bu hutbe hakkında şöyle dediler:
“Resûlullah’tan şimdiye kadar bundan daha ağır bir hutbe dinlemedik.”
İşte onların imanı buydu; sözün ağırlığını sadece kulaklarıyla değil, kalpleriyle de hissediyorlardı.
Allah-u Zülcelâl’e karşı haşyet duymak, yani derin bir saygı ve korku beslemek, aslında O’nu sevmekten kaynaklanır. Bir insan sevdiğini üzmek istemez; aynı şekilde Allah’tan korkmak da O’nu üzme endişesindendir. Ne kadar çok seversek, o kadar da O’nun haşyetinden korkarız, O’nun azabından sakınırız.
Allah-u Zülcelâl’in merhametinin her şeyi kuşattığını hepimiz biliriz.
Ebû Ümâme radıyallahu anhın rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki:
“İki damla ve iki iz vardır ki Allah katında en sevimli olan şeylerdendir.”
Ashab-ı kiram sordu:
“Ey Allah’ın Resûlü! Nedir onlar?” Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdu:
“Birincisi, Allah korkusundan akan bir damla gözyaşıdır. O gözyaşı yanağa değdiğinde, cehennem ateşi o bedene haram olur. İkincisi, Allah yolunda akıtılan bir damla kandır. İki izden biri, Allah yolunda yapılan mücadelede alınan yaradır. Diğeri ise, Allah’ın farzlarını yerine getirirken alınan izdir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Cihâd, 26.)
İşte bu nedenle âyet-i kerimede Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Secde eserinden olan alâmetleri, yüzlerindedir…” (Fetih; 29)
Rabbimizin haşyetinden dolayı insanda bu eserler, bu izler belirdiğinde, Allah-u Zülcelâl o kişiyi merhametiyle kuşatır. Allah için akıtılan bir damla gözyaşı, cehennem ateşini o kula haram kılar. Aynı şekilde, Allah yolunda bulunan bir iz; alın, burun, dirsek ya da secdede oluşan herhangi bir iz; mümin ile cehennem arasında bir perde olur. Allah’ın izniyle o perde, o kişiye azabı haram kılar.
Büyük Müjde!
Bununla birlikte müjde verici hadis-i şerifler de vardır. Hadis-i şerifte anlatılır ki, Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem ve Hz. Muaz bin Cebel radıyallahu anh bir merkebin üzerinde birlikteyken Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem sorar:
“Ya Muaz, Allah’ın kullarının üzerindeki hakkı nedir?” Muaz bin Cebel radıyallahu anh cevap verir:
“Allah ve Resûlü daha iyi bilir.” Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem sorar:
“Peki, kulların Allah üzerindeki hakkı nedir?” Muaz bin Cebel radıyallahu anh yine:
“Allah ve Resûlü daha iyi bilir.”
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem açıklama yapar:
“Kulların Allah’a karşı görevleri, hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmadan halis bir şekilde ibadet etmeleridir. Dünyaya geliş amaçları budur. Allah’ın kullarına karşı hakkı ise, kullarına azap etmemesi ve onları merhametiyle kuşatmasıdır. Bu hadisi işiten Muaz bin Cebel radıyallahu anh:
“Ya Resûlallah, bunu insanlara müjdeleyeyim mi?” der. Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem cevaplarken, “Hayır, müjdeleme; insanlar gevşeyebilir” buyurur. (Buhârî, Cihad 46; Müslim, İman 49) Bunun üzerine Muaz bin Cebel radıyallahu anh son nefesinde Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemden duyduğu bu müjdeyi insanlara iletir, insanların mahrum kalmaması için.
Bu hadisten anlaşılır ki, kulun Allah’a karşı vazifesi halisane kulluk ve ibadettir; Allah’ın kullarına karşı hakkı ise azap etmeyip merhametiyle onları kuşatmaktır. İnsanların dünya hayatındaki davranışları, niyetleri ve ibadetleri Allah tarafından en iyi bilinir. Önemli olan, kulluğun samimiyetle ve şirk koşmadan yapılmasıdır.
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin hadisi şerifi aracılığıyla Allah-u Zülcelâl bize bildirir ki: Bütün yaratılmışları yarattığı zaman, her birinin kaderi bir kitaba yazıldı. Bu kitap, “Arşın Kitabı” olarak adlandırılır. Allah-u Zülcelâl, bu kitabında rahmetinin gazabının önüne geçtiğini belirtmiştir.
Hadisi şerifte Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurur:
“Gerçek şudur ki kâfir bir iyilik yaptığı zaman, onun karşılığında kendisine dünyalık bir nimet verilir. Mümine gelince, Allah onun iyiliklerini âhirete saklar, dünyada da yaptığı kulluğa göre ona rızık verir.” (Müslim, Münâfıkîn 57)
İşte Rabbimizin üzerimizdeki merhametinin tecellisidir.
Hz. İbrahim aleyhisselam şöyle dua etmişti: “Ya Rabbi, senin kullarından çok dalalete düşenler vardır. Bana tabi olanlar bendendir, ama dalalete düşenler benden değildir.” Bu dua, aslında kendi ümmetine yönelikti.
Sonra Hz. İsa aleyhisselam da dua etmişti: “Eğer ya Rabbi, kullarına azap edecek olursan onlar senin kullarındır. Eğer onları mağfiret edersen sen hikmet sahibisin, azizsin ve yücesin.”
Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bu duaları okuduğunda, sahabeler şöyle demişler: “Efendimiz ellerini kaldırdı, ‘Ümmetim, ümmetim, Allah’ım!’ diye dua etti ve ağlamaya başladı.”
Bildiği halde Cebrail aleyhisselam Hz. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin yanına gelerek Rabbi ondan daha iyi bilmesine rağmen sordu:
“Ya Muhammed, niçin ağlıyorsun?” Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem cevap verdi:
“Ben ümmetim için ağlıyorum.” Bunun üzerine Allah Azze ve Celle, Resûlullah’a müjde verdi:
“Ümmetin konusunda seni razı edeceğiz ve seni asla üzmeyeceğiz.” (Müslim, Îmân 346)
İşte bu, Rabbimizin kullarına olan merhametinin ve sevgisinin en güzel örneklerinden biridir.
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurur:
“Allah-u Teâlâ gündüz günah işleyenin tövbesini kabul etmek için geceleyin elini açar. Geceleyin günah işleyenin tövbesini kabul etmek için de gündüzün elini açar. Güneş battığı yerden doğuncaya kadar bu böyle devam edip gider.” (Müslim, Tevbe 31)
Rahmetinden Ümidini Kesme!
Resûlullah sallallahu aleyhi vesellemin başka bir hadisi şerifinde şöyle buyurulur:
“Mü’min, Allah katında olan azabı bilmiş olsaydı, hiç kimse cennete göz dikmezdi. Kâfir de Allah katında olan rahmeti bilmiş olsaydı, hiç kimse cennetten ümidini kesmezdi.” (Müslim, Tevbe; 23)
Allah-u Zülcelâl bizlere merhamet etsin.
Enes radıyallahu anh’ın anlattığına göre Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem ölmek üzere olan bir genci ziyarete gitmişti. Yanında otururken ona sordu:
“Kendini nasıl hissediyorsun?” Genç:
“Ey Allah’ın Rasûlü! Allah’tan ümidim var, ancak günahlarımdan korkuyorum.” diye cevap verdi. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem de şöyle buyurdu:
“Bu durumda olan bir kulun kalbinde ümit ve korku birleşti mi, Allah o kulun ümit ettiği şeyi mutlaka verir ve korktuğu şeyden de onu korur.” (Tirmizî, Cenaiz, 11; İbn Mace, Zühd, 31)
İmam Şâfiî rahmetullahi aleyh çok güzel bir söz söylemiştir:
“Kalbim kasvet bağlayıp yollarında sarpa sararken, ümidimi senin affına merdiven yaptım, ya Rabbi.” Ve devam eder:
“Günahım gözümde ne kadar büyük görünüyorsa da senin affının yanında hayran kaldım, ya Rabbi.”
Kötü insanların bazı alametleri hakkında şöyle buyurmuştur:
Ezanı işittiklerinde icabet etmezler, umursamazlar;
Sabah namazını kaçırdıklarında önemsemezler;
Kur’ân okur, ancak okuduğu Kur’ân üzerinde günah işler ve bu yüzden kalplerinde korku oluşmaz;
Hayırdan men edilmiş olsalar bile, bundan etkilenmezler; kendilerini hiçbir şekilde üzmezler,
Salihlerin sohbetinden mahrum bırakılmış olsalar sanki hiç mahrum bırakılmamış gibi davranırlar;
Kur’ân’ı düzenli okumaz, vird etmez, kalplerinde yer edinmesine izin vermezler ve buna üzülmezler.
Bu gibi durumlarda ’dilimizi şu duaya çevirmeliyiz:
يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ
“Ey kalpleri çeviren (Allah’ım), kalbimi Senin dinin üzerinde sabit kıl.”
Bu dua, bu olumsuz hallerden kurtulmak ve kalbi Allah’ın dinine bağlı kılmak için yapılır.
Yine Seydâ Hazretleri’nin rahmetullahi aleyh sohbetlerinden şu müjdeli kısım aktarılır:
Hz. Ebû Bekir radıyallahu anh buyuruyor ki,
“Allah’ın yanında seçilmiş olan kullar vardır. Bu seçilmiş kulların hususiyetleri şunlardır:
Bir insanın tevbesiyle sevinmek: Bir kişinin tevbesine vesile olmak, onu Allah’a yöneltmek ve onun tevbesiyle ferahlanmak,
İyilik yapan bir insana yardımcı olmak: Hangi hizmet veya amel olursa olsun, bu yolda birbirine yardımcı olmak, yükü hafifletmek ve fedakârlıkla birlikte çalışmak, iyilikte yardımlaşmak.
Günahkâr kimseler için istiğfarda bulunmak: Müminler için dua etmek, şefkat ve merhamet göstermek, onların hidayeti için Allah’a niyazda bulunmak.
Allah’a sırt çevirmiş olan birini doğruya yöneltmek: Bir kişiyi Allah’a döndürmek, emri bil-mârûf ve nehyi anil-münker yapmak,
Allah’ın yanında seçilmiş kulların vasıflarıdır.