İRFAN SOHBETİ / Korkunun ve Endişenin Panzehri: İman

  • 24 Şubat 2026
  • 18 kez görüntülendi.
İRFAN SOHBETİ / Korkunun ve Endişenin Panzehri: İman
REKLAM ALANI

İRFAN SOHBETİ
Korkunun ve Endişenin Panzehri: İman
Seyda Feyzullah Konyevî -KS-

Allah-u Zülcelâl, ayet-i kerimede şöyle buyurur:
مَا أَصَابَ مِنْ مُصِيبَةٍ إِلَّا بِإِذْنِ اللّٰهِ ۗ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ يَهْدِ قَلْبَهُ ۗ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ
“Hiçbir musibet, Allah’ın izni olmadan kişiye isabet etmez. Kim Allah’a iman ederse, Allah onun kalbini hidayete erdirir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Teğâbun, 11)
Ayet-i kerimede geçen “Allah onun kalbini hidayete erdirir” ifadesi; kulun kalbinin dosdoğru yolda sabit, metin ve istikrarlı kılınması demektir.
Çağımızın en yaygın hastalıklarından biri de korku, kaygı ve endişedir. Bugün pek çok insan bu manevî hastalıkla muzdariptir. Çoğu zaman bu hal; şüphelerden, takıntılardan ve imanın kalpte tam kökleşmemesinden beslenir. Neticede insanın iç dünyasında bir istikrarsızlık meydana gelir. Allah muhafaza buyursun.
Peki bu hastalığın temel sebebi nedir?
Rızık endişesi, evladın geleceğiyle ilgili korkular, “Ya başıma kötü bir şey gelirse?” düşüncesi… İnsanoğlunu kuşatan bu kaygıların ardında yatan asıl sebep tevekkül zafiyetidir. Her ne kadar Allah-u Zülcelâl’e iman ettiğimizi söylesek de, bu imanı kalpte kökleştirmek, hayatın merkezine yerleştirmek gerekir. Kalbin derinliklerine inildiğinde, korku ve endişenin; imanın meyvesi olan tevekkülün zayıflığından kaynaklandığı görülür.
Oysa Allah’a dayanıp güvenen için O yeterlidir. İnsan, Allah’a dayanmadığı zaman -dayandığını zannetse bile- dünyevî sebeplere daha fazla bel bağladığında kaybetmeye başlar. Bu noktada korkular çoğalır, kaygılar derinleşir, endişeler bitmek bilmez. Halbuki Allah-u Zülcelâl’e hakkıyla dayanan bir kulun kalbinden korku ve endişe silinir gider.
Bu dünya bir imtihan yurdudur. Dertler ise çoğu zaman ilahî bir davettir. İnsan acıyla olgunlaşır, gamla pişer ve sabırla kemale erer.
Ne var ki biz, bir dertle karşılaştığımızda o derdi dert edinir; üzerine dert ekler, onu büyütürüz. Asıl sıkıntı da burada başlar. Halbuki o derdin, bizi biraz daha olgunlaştırmak ve tecrübe sahibi kılmak için gönderildiğini idrak etmemiz gerekir. O dert olmasaydı belki de Allah-u Zülcelâl’den gafil kalacak, belki de O’na ellerimizi açmayacaktık. İşte Hak Teâlâ, kulunu bazen dertlerle kendine çağırır.
Kul ağlar, sızlanır, şikâyet eder. Oysa şikâyetini arz ettiğin Zât’ın kudreti yanında o dert, iğne ucu kadar bile değildir. Fakat insan, derde bağlanır; kalbini onunla meşgul eder. Kaybediş tam da burada başlar. Eğer derdimizi Allah’a havale ettiysek, bilmeliyiz ki o sıkıntı, O’nun kudreti karşısında hiç hükmündedir. Buna göre de gönlümüz rahat olmalı, “Rabbime arz ettim, işimi O’na teslim ettim” diyebilmeliyiz.
Sıkıntı, dert, bela ve musibet; eğer seni Allah Azze ve Celle’ye yaklaştırıyorsa artık o bir bela değil, nimettir. Buna karşılık dost gibi görünen gafiller, nimet gibi sunulan tuzaklar ise insanı Hak kapısından uzaklaştırır. Allah muhafaza buyursun.
Nice nimetler içinde yüzen insanlar vardır ki, sineğin bala yapışıp çırpınması gibi, gaflet sarhoşluğundan hakiki ve manevî hayata gözlerini açamazlar. Dünya bataklığında çırpınır durur, fakat kurtuluş yolunu göremezler.
Allah-u Zülcelâl’in verdiği nimetlerle nimetlendiği hâlde insan, çoğu zaman kendini bu nimetlere kaptırır ve onlardan vazgeçemez. İhtiyacından fazlasına yöneldikçe, kalbi o nimetlerin esiri hâline gelir. Böyle olunca hakiki manada hayata gözlerini açamaz; hayatın gerçek manasını kavrayamaz. Sabah işe gitmek, akşam eve dönmekten ibaret bir hayatı var zanneder. Bütün varlığını dünyevî meşgaleler ve geçici gayeler kuşatır. Bu hâl içinde adeta aklı tutulur; bunun ötesinde bir hakikate yönelmez. Yolculuk ettiği ahiret yurdunu unutur.
İşte insan dünyaya bu şekilde yapıştığında, bala yapışan sinek misali çırpındıkça daha çok bulanır. Bu çırpınış, Allah muhafaza buyursun, onun manevî hayatına mal olur.
Sabrı Kuşanmalı
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem başta olmak üzere bütün peygamberler, eziyet ve cefalara karşı sabırla mukabele etmişlerdir. O, aleyhissalâtü vesselâm, gam ve keder etrafını sardığında derdini ve hüznünü yalnızca Allah’a arz etmiştir.
Nitekim Hz. Yakub aleyhisselâm da şöyle buyurur:
“Ben hüznümü, gam ve kederimi ancak ve ancak Allah’a şikâyet ediyorum.” (Yusuf, 86)
Hüznünü yalnız Allah’a şikâyet ettiğinde, O’nun katında sana açılan bir kapı bulursun. Zira her yaranın içinde gizli bir merhem, her derdin içinde de Allah’a açılan saklı bir kapı vardır.
Cenâb-ı Hak, bahsettiğimiz ayet-i kerimede buyurur ki:
“Hiçbir musibet Allah’ın izni olmadan insana isabet etmez. Kim Allah’a iman ederse, Allah onun kalbini hidayete erdirir.”
İnsanoğlu her şeyi kontrol edemez; fakat Allah-u Zülcelâl her şeyi kontrol eder. Öyleyse galaksilerden toprağın altındaki en küçük canlıya kadar bütün kâinatın hareket ve sükûnunu idare eden Allah’a istikbalini havale et. Buna göre çalış, çabala ve sabret. Madem ki hiçbir şey O’nun izni olmadan gerçekleşmiyor, öyleyse isteyeceğini de O’ndan iste. Bir musibetten korunmak istiyorsan O’ndan iste; bir nimete erişmek istiyorsan yine O’ndan iste. Zira her şey O’nun kudret elindedir.
Dünyevî sebepler ise yalnızca birer vasıtadır. Allah-u Zülcelâl onları sebep kılmıştır; O dilemedikçe hiçbirinin gerçek bir tesiri yoktur. Allah dilerse ateş serin ve selametli olur. Allah Teâlâ neyi dilerse o olur. Sebeplerin kendilerinde bağımsız bir güç yoktur. Hatta Allah-u Zülcelâl dilerse, bulut olmadan da yağmuru yağdırır. Lâkin bize bu nimetleri sebepler aracılığıyla vermeyi murat buyurur. Bunun nice hikmetleri vardır; bir kısmını idrak ederiz, çoğunu ise edemeyiz. Çünkü insan aklı sınırlıdır.
Allah-u Zülcelâl her şeyi sebebe bağlamıştır ki kul, Allah’a karşı edepsizlikte bulunmasın. Mesela ölümü bile bir sebebe bağlar. Bunun gibi, bu âlemde bizim de sebeplere sarılmamız gerekir. Ancak bu sebeplere, neticeyi onlardan bilerek değil; Allah’tan yardım istemenin bir vesilesi olarak sarılmalıyız.
Allah’a ulaştıracak vesileler arayın. Zira kalbimizde Allah-u Zülcelâl’e ulaştıran pek çok kapı, pek çok sebep ve vesile vardır.
Hazret-i Mevlânâ rahmetullahi aleyh buyurur ki:
“İnsanlar iki fırkadır: Bir fırka cennetliktir, bir fırka cehennemliktir.”
Yani insan iki yoldan birindedir: Ya cennete gidecek ya da cehenneme. Fakat hangi fırkada olduğunu, akıbetini görmeden bilemez. Öyleyse insan, ne olacağını bilinceye kadar çalışmalı; ne olmak istiyorsa ona göre gayret göstermelidir.
Gemiye yükünü yükledikten sonra Allah’a dayanmak ve tevekkül etmek gerekir. Yolda boğulacak mısın, yoksa selametle varacağın yere ulaşacak mısın? Bunu önceden bilemezsin. Eğer “Ne olacağını bilmedikçe gemiye binmem” dersen, o zaman hiçbir ticarete atılamazsın.
Korkak tacir ne kâr eder ne zarar; kârdan mahrum kalır ve hor görülür. Kimde yanış ve aşk varsa, çalışıp çabalarsa, nuru da o bulur. Öyleyse din işini üstün ve öncelikli tut ki kurtuluşa eresin. Bu kapı, ümitsiz değil; ümit ile açılır. Allah Celle Celâlühû doğrusunu en iyi bilendir.
İnsanların boyunları ve belleri çalışmaktan iki büklüm olsa bile, onları her sanata ve her gayrete sevk eden şey yine ümit ve ihtimaldir. Dikkat edin: Sabah dükkânına giden kimse, rızık elde etme ümidiyle koşar gider. Eğer rızık ümidi olmasa, nasıl olur da o yola revan olur? Bir ömür boyunca hiçbir şey kazanamayacağını bilsen, o dükkâna gider gelir misin? Oradaki beklentin kesin bilgi değil, bir zan ve ihtimaldir. Eğer sadece mahrumiyet korkusu hâkim olsa, oraya gitmeye kuvvet bulabilir misin?
Madem ki dünyevî işlerde bir ümit ile çalışıyorsun, öyleyse neden din işinde; yani ibadet, dua, tevbe ve gayret yolunda çalışmıyorsun? Neden “Ya boşuna olursa?” yahut “Ben yapamıyorum” gibi bahaneler sana engel oluyor?
Yoksa bu pazarın gerçek tâcirleri olan peygamberlerin ve velîlerin ne büyük kârlar elde ettiklerini görmedin mi?
Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyurur:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında cenneti vermek üzere satın almıştır.” (Tevbe, 111)
Bu ayetten anlıyoruz ki: Ey tâcir! Dünya ticaretini yaptığın gibi, manevî ticaretini de Allah ile yap. Canını ve malını cennet karşılığında Allah’a sat. Bu ne büyük ve ne kazançlı bir ticarettir!
Dünya pazarında zarar eden olur; fakat Allah’ın pazarında zarar eden yoktur.
Hazret-i Musa aleyhisselâm, iman edenlerle birlikte Kızıldeniz’in kenarına geldiğinde arkasında Firavun’un ordusu, önünde engin deniz vardı. Kavmi feryat etti:
“Yandık, bittik, mahvolduk!”
Bunun üzerine Musa aleyhisselâmın dudaklarından iman dolu şu sözler döküldü:
قَالَ كَلَّاۚ إِنَّ مَعِيَ رَبِّي سَيَهْدِينِ
“Hayır! Rabbim benimle beraberdir; O bana mutlaka yol gösterecektir.” (Şuarâ, 62)
O, bu pazarda kâr etmişti. Allah-u Zülcelâl ona asasını denize vurmasını emretti; deniz yarıldı. Deniz, Musa aleyhisselâmın emrine boyun eğdi; onu ve kavmini bağrında selametle taşıdı.
Hazret-i İbrahim aleyhisselâm ateşe atılırken:
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
“Allah bize yeter; O ne güzel vekildir” dedi.
Ve ateş, Allah’ın emriyle serin ve selametli oldu; İbrahim aleyhisselâma ram oldu.
Demir, Davud aleyhisselâma ram oldu; onun elinde mum gibi yumuşadı. Dilediği gibi eğip büktü.
Rüzgâr, Süleyman aleyhisselâma kul köle kılındı. Bir binek gibi rüzgâra biner, onunla yolculuk ederdi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Sevr Mağarası’nda saklandığında müşrikler mağaranın ağzına kadar gelmişti. Hazret-i Ebû Bekir radıyallahu anh endişeyle:
“Ya Resûlallah, biri eğilip baksa bizi görecek” dedi.
Bunun üzerine Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:
لَا تَحْزَنْ إِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا
“Üzülme, Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe, 40)
Onlar hiçbir şey göremediler. Daha önce de müşrikler Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin evini kuşattıkları hâlde, Allah’ın koruması altında onu fark edememişlerdi.
Bu pazarda alışveriş yapanlara Allah-u Zülcelâl her hâlükârda yardım eder; onlara fazlasıyla ihsanda bulunur. Dünyevî olarak bir şey vermese bile, en nihayetinde onların canlarını satın alır. Karşılığında ise ebedî cenneti vadeder.
Gazze’deki mücahitlerde gördüğümüz gibi… Allah onların canlarını satın almıştır; karşılığında cennet verecektir. Bu yüzden, onların hayatı kaybettiğini zannetmeyin. Bu dünya hayatını gözümüzde büyütmeyelim. Hepimiz bu yoldan geçeceğiz; hepimiz öleceğiz. Asıl mesele, nasıl bir ölümle Rabbimizin huzuruna varacağımızdır.
Allah’tan niyazımız; şerefli bir ölümle, alnı ak bir şekilde O’nun huzuruna kabul edilmemizdir. Allah-u Zülcelâl bizleri de rızasına uygun bir akıbetle buluştursun.
O mücahitlere gıpta etmemek mümkün değil. Nasıl bir iman taşıyorlar! Endişe ve kaygılardan söz ediyoruz ya; onların kalplerinde bu korkuların hükmü yok. Böyle insanlar var mıydı? Vardı…
Sahâbe-i Kirâm’dan sonraki asırlardan bu zamana kadar böyle iman örneklerini arıyorduk. İnsanlık adeta bu duruşa hasret kalmıştı. Çocuğundan ihtiyarına kadar hepsi imanla yoğrulmuş mübarek insanlar… Allah-u Zülcelâl onların tamamını cennetlik eylesin; onların hatırına bizleri de affetsin.
O güzel insanlar; evlatlarını, annelerini, babalarını, eşlerini ve yakınlarını kaybettiler. Buna rağmen yine şöyle dediler:
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ
“Allah bize yeter; O ne güzel vekildir.”
Allah-u Zülcelâl hepimize tertemiz, sağlam ve kuvvetli bir iman nasip eylesin.
Evet, insanoğlu korkabilir; kaygı da duyabilir. İman korkuyu tamamen yok etmez, fakat ona istikamet verir. Kaygıyı susturmaz; fakat kaygıyı Allah’a teslim eder. Endişeyi silmez; fakat endişeye mana ve tefekkür kazandırır.
Bir gün Hazret-i Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sahâbe-i kirâma şöyle buyurmuştur:
“Eğer siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, kuşlar gibi rızıklanırdınız. Onlar sabah aç çıkar, akşam tok dönerler.” (Tirmizî, Zühd, 33)
Yani kuşun bir dükkânı yoktur; fakat rızkı vardır. Çünkü Allah’a güvenerek yola çıkar.
Bugün çağımız, adeta kaygı ve endişe çağı hâline gelmiştir. Ruhî rahatsızlıklar öylesine artmıştır ki, insanlar psikologlara sığınır olmuş; herkes dertli, herkes yorgun… Sanki dünya başına yıkılmış gibidir.
İnsan her şeyi kontrol ettiğini zanneder. Zengin olunca her şeye sahip olduğunu düşünür. Oysa kontrol onun elinde değildir. Kalbini dünyaya bağladığında kalp yorulur. Çünkü ona bekçilik yaptırmış olur. Kalp dinlenemez; geceleri uyusa bile kalbi uykusuz kalır. Dünya sevgisine tutunmuş bir kalp huzur bulamaz. Onu ancak Allah-u Zülcelâl’in zikriyle dinlendirebilir, mutmain kılabilir.
Dünyadan kop demiyoruz; fakat dünyaya bağlanma diyoruz. Dünya için çalış, ama kalbini Allah’a bağla. Çalışmanın bir gayesi olsun: O da Allah’ın rızası olmalı.
“Helâl rızık kazanayım, aileme hizmet edeyim, kazandığımın bir kısmını Allah yolunda harcayayım” diye çalış. Bu niyetle yorul; fakat kalbini dünyaya asılı bırakma.
Allah-u Zülcelâl buyurur:
“Eğer Allah size yardım ederse sizi yenebilecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, O’ndan başka size kim yardım edebilir? O hâlde müminler yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” (Âl-i İmrân, 160)
Bu ayet, müminin kalbine huzur verir. İnsan der ki: “Ben yalnız değilim. Elhamdülillah, Rabbim benimle beraberdir.”
İstediğin zaman O’nu yardıma çağırabilirsin; dara düştüğünde imdadına O’nu çağırırsın.
Korkularımız olabilir; fakat Allah-u Zülcelâl bütün korkularımızdan büyüktür. Endişelerimiz derin olabilir; fakat Allah’ın rahmeti daha derin, daha geniştir. Kaygılar bizi sarsabilir; fakat iman, Allah’ın fazl u keremiyle bizi ayakta tutar.
Allah-u Zülcelâl bizleri kaygılardan, endişelerden, şüphe ve tereddütlerden muhafaza eylesin. Kalplerimize itmi’nan ihsan eylesin; bizleri rızasının ve saadetinin ikliminde sekinete erdirsin. Allah-u Zülcelâl hepimizi sâdâtların yolunda, sırât-ı müstakîm üzere sabit kılsın.

REKLAM ALANI
REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ