İRFAN SOHBETİ / Nefis Terbiye Edilmezse İnsan Neye Dönüşür?
İRFAN SOHBETİ
Nefis Terbiye Edilmezse İnsan Neye Dönüşür?
Seyda Feyzullah Konyevî -KS-
Allah-u Zülcelal bir ayeti kerimede şöyle buyuruyor:
وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَاۙۖ ﴿٦﴾ فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَاۙۖ ﴿٨﴾ قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَاۙۖ ﴿٩﴾ وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَاۜ ﴿١٠
“Nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömen de ziyana uğramıştır.” (Şems Suresi, 7-10)
Zamanımızda çok karanlık olaylara şahit oluyoruz. Gazze’de, Doğu Türkistan’da, Miyanmar’da, dünyanın birçok yerinde, gizli adalarda ve kapalı kapılar ardında, insanın insanı bir eşya gibi kullandığı, zulmün ve ahlaksızlığın zirveye çıktığı haberleri işitiyoruz.
Birçok kişi minicik çocuklara yaptıkları işkenceleri gördü.
Annesinden koparılan savunmasız minik bir çocuk, yazılan en acıklı şiirden daha çok acı çeker.
Çünkü şiir deftere yazılan satırlardır, acı ise, yaşayan şiirdir.
Şair şiirini ağlatır ama gözyaşı, biçarenin gözlerinden dökülür.
Akibetinin ne olacağını bilmeyen, Anne gibi bir Cennetten koparılan bu çiçek, yaşanan vahşetlerin içinde ‘Anneciğim’ diyor, biraz sonra ‘çok acıyor’ diye çığlıklar attığını izliyoruz.
Bir diğeri, gördüğü o kadar işkenceden sonra cellatlarına yalvararak ‘özür dilerim’ diyebiliyordu.
Neden özür diliyordu ki…?
Bir çocukta masumiyet bu kadar mı saf ve temiz olurdu?
Mazlumların zalimlerden özür dilediği bir dünya, cehennem değil midir?
Masumların suçlulardan af dilediği bir dünya, zindan değil midir?
Özgürlük Diye Sunulan Tuzak!
Bu yaşananlar, nefsini ilah edinen insanın düştüğü uçurumdur.
Rabbimiz buyuruyor:
اَفَرَاَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ وَاَضَلَّهُ اللّٰهُ عَلٰى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلٰى سَمْعِه۪ وَقَلْبِه۪ وَجَعَلَ عَلٰى بَصَرِه۪ غِشَاوَةًۜ فَمَنْ يَهْد۪يهِ مِنْ بَعْدِ اللّٰهِۜ اَفَلَا تَذَكَّرُونَ
“Nefsinin arzusunu ilâh edinen, Allah’ın; (hâlini) bildiği için saptırdığı ve kulağını ve kalbini mühürlediği, gözüne de perde çektiği kimseyi gördün mü?
Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ düşünüp ibret almayacak mısınız?” (Câsiye, 23)
Yani Allah’ı bırakıp, kendi arzusunu ölçü edinen kimsenin artık sınırı kalmaz. Gözü hakikati görmez, kulağı nasihat duymaz, kalbi taş gibi olur hissetmez.
Bugün “özgürlük” diye sunulan şey şudur: “Canın ne istiyorsa yap, kimse sana karışamaz.”
Oysa bu söz, dışı süslü, içi zehir dolu bir tuzaktır.
Küçük bir düşünce deneyi yapalım: Bir otomobil düşünün. Bu arabanın hiç freni, direksiyonu ve kuralı olmadığını hayal edin. “Tam özgürlük” değil mi? Ama böyle bir araç yola çıksa hem içindekiler hem de çevresindekiler için ne büyük bir felaket olurdu! İşte Epstein Adası’nda yaşananlar da buna benziyor: Kuralsız, sınırsız, freni olmayan bir “özgürlük” anlayışının doğurduğu insanlık felaketi.
Her türlü helâl önlerine serili iken ve her türlü haramı işlemeye imkanları olduğu halde, zevk uğruna en vahşi hayvanların bile yapamayacağı vahşeti işliyorlar.
Bunun sebebi, kişiyi korkunç bir insandışı varlığa dönüştüren, “sonsuz arzular” isteğidir.
Psikolojide buna “Hedonik Adaptasyon” veya “Duyusal alışma” deniyor.
Bunun tarifi şudur:
Mutluluk, heyecan, zevk gibi duygularımız, alışkanlık geliştirir. Aynı şeyi tekrar tekrar yaşadıkça, ondan aldığımız his giderek azalır. Bu nedenle, her seferinde aynı yoğunlukta hissetmek için, karşılaştığımız uyaranın, bir öncekinden daha şiddetli olması gerekir.
İnsan, sahip olduğu hazza alışır, o haz artık haz olmaktan çıkar. Bir çikolata ilk lokmada çok lezzetli, onuncu seferde normalleşir. Aşırılık, yeni bir normale dönüşür.
Zengin, güzel, şatafatlı… Hepsi normalleşince ruh, daha keskin, daha karanlık, daha “yasak” olana uzanır.
Beyin, dopamin istemeye devam eder; doz artar, eşik yükselir, bir zamanlar “ayıp” denilen, bugün “macera” adını alır.
Bir zamanlar iffetsizlik denilen duruma bugün flört denilir.
İnsanoğlu böyledir; sıradan haz yetmeyince, “yasak”ın peşine düşer, sonra “çirkin”in, sonra “vahşetin”.
Ve her adım, onu kendi tuzağına biraz daha yaklaştırır.
Kur’an-ı Kerim böyleleri için:
“Onlar hayvan gibidir, hatta daha da alçaktırlar.” (A‘râf, 179) buyurur.
Tasavvuf büyükleri der ki:
“Nefis serbest bırakılırsa, Firavun olur.”
Başta masum isteklerle başlar… Sonra harama, zulme ve vahşete sürükler.
Doymayan Nefisler!
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyurur:
“İnsanoğlunun iki vadi dolusu malı olsa, bir üçüncüsünü de ister. İnsanoğlunun karnını topraktan başka bir şey doyurmaz. Ve Allah tövbe edenlerin tövbesini kabul eder.” (Buhari, Rikak, 10)
Nefis asla doymaz. Doymayan nefis, en sonunda başkasının acısından zevk almaya başlar.
Sınırın hikmeti nedir?
Bugün modern psikoloji bile “sınır”ın sağlıklı olduğunu söylüyor. Çocuk terapisinde bile “sınır koymak”, sevginin bir parçasıdır. İlâhî sınırlar da ruhu koruyan bir sevgi çitidir. O çiti yıkan, kendini çöl ortasında kaybolmuş bulur.
Bir gayri Müslim olan Pascal istemeden de olsa İslam’ı tasdik edercesine diyor ki: “İnsanın içinde, ancak Tanrı’yla dolabilecek bir boşluk vardır.”
Psikolojide buna, “varoluşsal boşluk” denir. Bu boşluk sadece Allah ile doldurulabilir.
Peki Rabbimiz ne buyuruyor?
“Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28)
Mal, mülk, şehvet, güç… Bunlar geçici dolgular. Ruh, ebedî olana bağlanmak ister; bağlanamayınca, derin bir açlık hisseder. Ve o açlığı, dünyevi şeylerle doyurmaya kalktıkça, açlık büyür. Tıpkı deniz suyu içenin, susuzluğunun katlanarak artması gibi.
Günahlar kalbi karartır. Kalp karardıkça merhamet ölür, vicdan susar.
Rabbimiz buyuruyor:
“Hayır! İşledikleri günahlar, kalplerini kaplayıp karartmıştır.” (Mutaffifîn, 14)
Kalbi paslanan insan, artık ağlayana acımaz. Mazlumun feryadı onun için eğlence olur.
Kalp hastalanınca, insanın zevkleri de hastalanır. Normalde tiksindiğimiz şeylerden haz almaya başlar. Nasıl ki burnu koku alma yetisini kaybeden biri, çürük yumurtanın kokusunu alamazsa, kalbi kararan insan da başkasının acısını “eğlence” olarak görmeye başlar.
Hülâsa-i Kelâm:
Epstein adası, ruhun, sınırsız arzularla battığı bir ruhsal çukurdur. İslam buna “nefsin azgınlığı” der, Psikoloji ise buna “hedonik çark” der.
Bu yaşananlar, zavallı insanın aldanışını gözler önüne serdi:
Aradığı şey huzur, kaçtığı şey İlahi sınırdı. Oysa sınırsızlıkla beslenmeye çalışan nefis, ancak o sınırların gölgesinde gerçek doyuma kavuşabilirdi. Ve aradığı huzur kaçtığı yerdeydi.
Ve insan, ancak kendi içindeki ilâhî nefhayı hatırladığında, o bataklıklardan çıkabilecek, kendi ruhunun sakin sahillerine varabilecektir.