TOPLUM VE HİKMET / Dünya ve Ahiret Terazisi ve Denge
TOPLUM VE HİKMET
Dünya ve Ahiret Terazisi ve Denge
Bilal Telci
İnsanın kalbi iki âlem arasında asılı bir kandil gibidir: Bir yanında fani dünya, diğer yanında ebedî ahiret… Bu iki taraf arasında kurulan denge, insanın hem kaderini hem de karakterini belirler. Ne var ki yaşadığımız çağ, bu terazinin kefelerini altüst eden bir hız, bir meşgale, bir savruluş çağıdır. Dünya, insanı öyle içine çekiyor ki; nice hakikatler unutuluyor, nice sorumluluklar erteleniyor, nice ibadetler savrulup gidiyor.
İnsanoğlu, çoğu zaman farkında bile olmadan, “hizmet ettiğini zannederek” gafletin en koyu karanlığına düşebiliyor. Bir yandan İslam’a hizmet ettiğini düşünüyor, diğer yandan farzları erteliyor; bir yandan ümmet için koşturduğunu söylüyor, diğer yandan evini, ailesini, kendi nefsini ihmal ediyor.
Bu çelişki yeni değil; dün vardı, bugün var, yarın da olacak. Çünkü nefis, insanın en eski düşmanı; dünya ise en cazip tuzağıdır. Rabbimiz bu hakikati Kur’ân’da şöyle haber verir:
“Dünya hayatı ancak bir oyun ve oyalanmadan ibarettir.” (En’âm, 32)
Dünyanın Çekim Gücü ve Unutulan Hakikatler
Teknoloji, konfor, alışkanlıklar, hız, tüketim… Bunların her biri, insanın vaktini çalan görünmez zincirler hâline geldi. Bir bildirim sesi, bir video, bir haber, bir sohbet derken saatler geçiyor. Ezan okunuyor; duyuyoruz ama “birazdan kalkarım” diyoruz. Sonra bir bakıyoruz, vakit geçmiş.
Namaz, müminin miracıdır; ama nice mümin, miracını erteleyerek dünya meşgaleleriyle oyalanıyor.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor:
“Kıyamet günü kulun hesaba çekileceği ilk amel namazdır.” (Tirmizî, Mevâkît 188)
Namazı erteleyen, aslında kendi ahiretini erteliyor. Namazı hafife alan, kendi değerini hafife alıyor. Çünkü namaz, insanın Allah’a verdiği sözdür; sözü tutmamak ise kulun kendi özüne ihanetidir.
Hizmet Adına İhmaller:
En Büyük Tuzak
Bugün birçok insan, “İslam’a hizmet ediyorum” diyerek bazı farzları, bazı sorumlulukları geri plana atıyor. Oysa İslam, parçalanamaz bir bütündür. Bir Müslüman, ümmete hizmet ederken kendi evini, ailesini, ibadetini, ahlakını ihmal edemez.
Bir Müslümanın evine bakması farzdır. Ailesinin nafakasını temin etmesi farzdır. Eşine, çocuklarına merhamet göstermesi farzdır.
Peygamber Efendimiz aleyhisselatu vesselam buyuruyor:
“Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı olanınızdır.” (Tirmizî, Menâkıb, 63)
Hizmet, farzları terk ederek yapılmaz.
Hizmet, evini ihmal ederek yapılmaz.
Hizmet, nefsi şımartarak yapılmaz.
Hizmet, tevazuyu kaybederek yapılmaz.
Nice insanlar vardır ki, nefislerine hizmet ederler ama bunu “İslam’a hizmet” zannederler. Nice sofiler vardır ki, Mürşidine, şeyhlerine itaat ettiğini sanır ama Allah’ın emirlerine itaatte gevşektir. Nice gönül ehli olduğunu iddia edenler vardır ki, gönlünü dünya sevgisiyle doldurmuştur.
Nefisle Mücadeleyi Unutanların
Sessiz Çöküşü
Nefis, insanı önce küçük ihmallerle kandırır.
“Bugün yorgunsun, namazı biraz geç kıl.”
“Bu zikir zaten her gün yapılır, bugünlük bırak.”
“Bu sohbeti dinlemesen de olur.”
“Bu günah küçük, Allah affeder.”
Sonra bu küçük ihmaller, büyük gafletlere dönüşür.
İmam Gazâlî rahmetullahi aleyh der ki:
“Nefis, önce dost gibi yaklaşır; sonra seni esir eder.”
Bugün birçok Müslüman, nefsiyle mücadeleyi terk etmiş durumda. Nefsin arzularını yerine getiriyor, sonra da bunu “hizmet” ile örtmeye çalışıyor. Oysa nefis terbiyesi olmadan yapılan hizmet, sahibini yüceltmez; aksine helake sürükler.
Kur’ân-ı kerimde Rabbimiz şöyle uyarır:
“Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.” (A’lâ, 14)
İtaatin Kaybolduğu Bir Çağ
İtaat, İslam’ın temel direklerindendir.
Allah’a itaat, Peygamber’e itaat, büyüklerin hikmetli sözlerine itaat, ilme itaat…
Ama bugün birçok insan, “ben merkezli” bir hayat yaşıyor.
Kural tanımıyor, sorumluluk tanımıyor, nasihat kabul etmiyor.
Kendi nefsini ölçü, kendi aklını rehber, kendi hevesini ilah edinmiş durumda.
Kur’ân bu hâli şöyle anlatır:
“Hevasını ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Furkan; 43)
İtaat etmeyen, aslında kendi nefsine köle olmuştur.
Tevazu göstermeyen, aslında kibir bataklığında boğulmuştur.
Cömertliği unutan, kalbinin kapılarını dünyaya kiralamıştır.
Dünya İçin Ahireti Terk Etmek:
En Büyük Kayıp
İnsan, uğruna mücadele ettiği şeyleri terk ederse, onu nasıl hâkim kılabilir?
Bir dava, önce insanın kendi içinde kazanılır.
Kendi nefsine söz geçiremeyen, dünyaya nasıl söz geçirebilir?
Kendi evinde adaleti sağlayamayan, ümmete nasıl adalet getirebilir?
Kendi namazını koruyamayan, İslam’ın izzetini nasıl koruyabilir?
İmam Rabbânî kuddise sıruh şöyle der:
“Nefsi ıslah etmeden yapılan hizmet, sahibini helake götürür.”
Bugün birçok insan, İslam’ın adını yüceltmek için koşturuyor ama İslam’ın emirlerini kendi hayatında ihmal ediyor. Bu, bir çelişki değil midir?
Bir Müslüman, önce kendi evinde İslam’ı hâkim kılmalı; sonra dışarıya açılmalıdır.
Gafletin Perdesini Yırtmak
Gaflet, kalbin pasıdır.
Zikir, bu pası silen ciladır.
Namaz, kalbi dirilten nefes; Kur’ân, ruhu aydınlatan nûrdur.
Zikri terk eden, kalbini karanlığa terk eder.
Namazı erteleyen, ruhunu susuz bırakır.
Tevazuyu unutan, Allah’ın rahmetinden uzaklaşır.
Cömertliği terk eden, bereket kapılarını kapatır.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor:
“Kalpler de paslanır. Onun cilası Allah’ı zikretmektir.” (Beyhakî)
Bugün Müslümanların en çok ihtiyaç duyduğu şey, kalplerini yeniden cilalamaktır.
Çünkü kalbi ölmüş bir toplumun hizmeti de ölür, gayreti de ölür, bereketi de ölür.
Hakikate Dönüş: Teraziyi
Yeniden Kurmak
Dünya ve ahiret terazisini yeniden kurmak için üç temel adım gerekir:
1. Farzları merkeze almak
Hizmet, farzların üzerine bina edilir. Farzlar yoksa hizmet bir bina değil, bir gölgedir.
2. Nefisle mücadeleyi yeniden başlatmak
Nefis terbiyesi olmadan yapılan her iş, sahibini yorar ama yüceltmez.
3. Aileyi, evi, ahlakı ihmal etmemek
Evini ihmal eden, ümmeti ihya edemez.
Ahlâkını kaybeden, hizmetini de kaybeder.
Uyanmanın Vakti
Dünya bizi içine çekiyor; evet.
Teknoloji vaktimizi çalıyor; evet.
Alışkanlıklar değişiyor; evet. Ama bütün bunlar, bizi Allah’tan uzaklaştırmaya bahane olamaz. Çünkü Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Allah, kimseye gücünün yettiğinden fazlasını yüklemez.” (Bakara; 286)
O hâlde mesele dünya değil; mesele bizim duruşumuzdur.
Mesele meşgale değil; mesele önceliklerimizdir.
Mesele zamanın azlığı değil; mesele kalbin yönüdür.
Uğruna mücadele ettiğimiz hakikatleri terk edersek, onları nasıl hâkim kılabiliriz?
Kendi içimizde kaybettiğimiz bir davayı, dışarıda nasıl kazanabiliriz?
Bugün uyanmanın vaktidir.
Bugün teraziyi yeniden kurmanın vaktidir.
Bugün nefsi dizginlemenin, ibadeti güçlendirmenin, tevazuyu kuşanmanın vaktidir.
Çünkü dünya geçer; ahiret kalır.
Dünya yorar; ahiret huzur verir.
Dünya aldatır; ahiret hakikattir.
Ve hakikat, ancak uyanık olanların elinde yükselir…