HİKMET PINARI / Sahabelerin Fedakarlığı ve Hizmet Aşkı
HİKMET PINARI
Sahabelerin Fedakarlığı ve Hizmet Aşkı
Hayrünnisa Hanım
يَا رَبِّ لَكَ الْحَمْدُ كَمَا يَنْبَغِي لِجَلاَلِ وَجْهِكَ وَلِعَظِيمِ سُلْطَانِكَ
“Ey Rabbim! Zât’ının Celal’ine ve Hâkimiyetinin azametine layık şekilde Sana hamd olsun.”
Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem bir hadislerinde:
“Size hayırlı gençleri tavsiye ederim. Çünkü, onların kalbi daha incedir. Allah beni doğrulukla ve müsamahayla gönderdi. Bana gençler yanaştı, ihtiyarlar muhalefet etti” buyurdu ve şu mealdeki ayeti okudu:
“Zaman uzadı da kalpleri katılaştı. Onların çoğu fasıktırlar.” (Hadîd: 16)
Peygamber Efendimiz aleyhisselatu vesselam İslam’ı tebliğ ederken kendisine kulak veren, gönlünü açanların çoğu gençlerdi. Hicretten önce Müslüman olan sahabelerden birkaç kişi elli yaş civarında, birkaç kişi otuz beş yaşın üzerindeydi. Çoğunluk ise otuz yaşın altında bulunuyordu.
Hatta sahabelerin önde gelenlerinden birçoğu yirmi yaşın altındaydı. Mesela Hz. Ali radıyallahu anh on yaşında müslüman olmuştu. Abdullah b. Ömer ve Ubeyde b. Cerrâh on üç, Ukbe b. Âmir on dört, Câbir b. Abdullah ve Zeyd b. Hârise radıyallahu anhüm ecmeıyn on beş yaşında müslüman olmuştu.
Abdullah b. Mesud, Habbâb b. Eret ve Zübeyr b. Avvâm radıyallahu anhum müslüman olduğu zaman on altı yaşındaydı. Talhâ b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf, Erkâm b. Ebu’l-Erkâm, Sa’d b. Ebû Vakkâs radıyallahu anhum ise on yedi yaşıdaydılar. Muaz b. Cebel ve Mus’ab b. Umeyr 18, Ebû Mûsa el-Eş’arî radıyallahu anhum on dokuz yaşındaydı.
Geçmiş ümmetlere baktığımız zaman Peygamberlere ilk iman edenlerin gençler olduklarını öğreniyoruz. Âyet-i kerimede zikredildiğine göre Hz. Musa aleyhisselam’a inananlar da genellikle gençlerdi:
“Firavun ve kavminin kendilerine işkence etmesinden korkuya düştükleri için kavminden bir grup gençten başka kimse Musa’ya iman etmedi. Çünkü Firavun yeryüzünde ululuk taslayan (bir zalim) ve haddi aşanlardan idi.” (Yunus, 83)
Gençlik çağı, kalbin hakikatleri kabul etmeye elverişli olduğu bir çağdır. Gençler henüz bir fikre saplanmış değildir, açık görüşlüdür. Vicdanları kararmamıştır, adalet duyguları güçlüdür. Dünyevî menfaatler için hakikati feda etmezler.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buna işaretle âyet-i kerimede geçen: “Zaman uzadı da kalpleri katılaştı…” ifadesini okuyor. Yani insan dünya hayatı için çabaladıkça dünyaya meyleder. Yaşı ilerledikçe dünyevî meşguliyetleri ve menfaatleriyle bağı güçlenir. Dünya işlerine bağlandıkça kalbini dünya sevgisi kaplar. Günahlara daldıkça kalbi kararır, vicdanı katılaşır. Bütün bu sebeplerden hakikati kabul etmesi zorlaşır. Gençler ise henüz bu kadar dünya zevkleri ve günahlarıyla kirlenmemişlerdir. Hakikati daha kolay kabul ederler.
Rabbimiz Kehf suresinde geçmiş kavimlerden imanlı gençlerin kıssasını anlatır. Bu gençler imanlarını muhafaza etmek için kavimlerini terk edip bir mağaraya sığınmışlardı:
“Biz sana onların başından geçenleri gerçek olarak anlatıyoruz. Hakikaten onlar, Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidayetini arttırdık. Onların kalplerini metîn kıldık.” (Kehf; 13)
Ayetlerde bu gençlerin sığındıkları mağarada Allah’ın izniyle 309 sene kaldıkları ve daha sonraki insanlara ibret olsun diye diriltildikleri haber verilmektedir. (Kehf, 16-26)
Şehadet Yarışı
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem zamanında şehit olmak için yarışan genç sahabelerden bahsetmek istiyorum. Sizin de bildiğiniz gibi Uhud Savaşı ilk önce Müslümanların lehine idi. Sonra Resulallah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin bir sözü dinlenmediği için Müslümanların aleyhine döndü ve birçok şehit verildi.
Biz Medine’de iken Uhud dağına çıktığımızda dağın etrafında gezerken Seyda Hazretlerinin sürekli derinlemesine düşüncesi vardı. “Buralarda hep şehit kanları vardır,” diyerek, tefekkür ederek yürüyordu.
Deniliyor ki, Uhud Savaşı’na katılmak isteyen iki tane on beş yaşında çocuk vardı. Bunların isimleri Samurete bin Cündüp ve Rafiq bin Hatice radıyallahu anh idi.
Bu iki sahabe yarış içindeydiler ve Uhud Savaşı’na katılmak istiyorlardı. Resulallah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem yaşları küçük olduğu için bunları kabul etmemişti. Rafiq radıyallahu anhın babası gelip şefaatçi oldu:
“Ya Rasulallah! İyi bir okçudur, izin verirseniz katılsın,” diye izin istedi. Bunun üzerine Resulallah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem izin vermişti. Samurete radıyallahu anh bunu duyunca diyor ki:
“Ya Resulallah! Siz Rafiq’e izin vermişsiniz. Ben de katılmak istiyorum. Yaşımız aynıdır. Eğer Siz isterseniz biz güreş yapalım. Bu güreşte ben kazanırsam beni de alın.”
Resulullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bunun üzerine izin veriyor ve Samurete radıyallahu anh güreşte arkadaşını yeniyor. Bunun üzerine Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem savaşa katılmasına izin veriyor. Samurete radıyallahu anh Uhud Savaşı’nda, on beş yaşında şehit oluyor.
Bu canımız ne kadar kıymetli, değil mi? Şu anda yanımızda bir şey patlasa nereye kaçacağımızı bilemeyiz ama onlar için canlarının kıymeti yoktu. Onlarda canlarını Allah’a feda edecek bir iman ve iman gücü vardı.
Yine yaşı küçük olan bir sahabeden bahsedeceğim, Umeyr bin Ebî Vakkas radıyallahu anh. Umeyr, Sa’d bin Ebî Vakkas radıyallahu anhın kardeşiydi. Müslümanlar Bedir Savaşı’na yönelmişti. Diğer sahabeler savaş hazırlığındayken Umeyr bin Ebî Vakkas radıyallahu anh aralarına katılmış ama sürekli kendini gizliyordu. Ağabeyi Sa’d Bin Ebi Vakkas radıyallahu anh neden bu şekilde bir gizlenme halinde olduğunu sorunca Umeyr radıyallahu anh:
“Rasulullah sallallahu aleyhi vessellemin beni görmesinden ve savaşa katılmak için bana izin vermemesinden korkuyorum. Ben istiyorum ki savaşa katılayım, umulur ki Allah-u Teâlâ bana şehadeti nasip eder,” buyuruyor.
Buna rağmen Resulallah sallallahu aleyhi vesellem ile karşılaşıyorlar. Resulallah sallallahu aleyhi vesellem ona izin vermiyor. İzin vermeyince Umeyr radıyallahu anh ağlamaya başlıyor. Bunun üzerine Rasulullah sallallahu aleyhi vesellemin kalbi yumuşuyor ve ona izin veriyor. Ve yine aynı şekilde o da savaşta şehit düşüyor.
Onlar işte böyle şehadete aşıklardı, bu şekilde Allah’ın yolunda yarışıyorlardı. Bu genç sahabelerin hayatlarını önce kendimizle sonra şimdiki gençlikle kıyaslayalım ve genç sahabeleri gençlerimize anlatalım.
Şu anki gençliğimize, halimize baktığımız zaman gerçekten, ben bunu kendi nefsime söylüyorum, çok acınacak haldeyiz. Yaşantı olarak, çocuklarımız olarak ve etrafımızda eş, dost, akraba olarak baktığımız zaman her yönüyle o kadar büyük bir gaflet içerisindeyiz, o kadar büyük bir cehalet içerisindeyiz ki, bizi kurtaracak olan tek şey bu Sâdâtların bizlere göstermiş olduğu yola tutunmak, o ipten tutmaktır. Yoksa kendi başımıza kaldığımız zaman her an ayağımız kayıp helak olabiliriz, Allah muhafaza etsin. Onların çatısı altında, himmeti altında bulunacağız ki Allah bize merhamet etsin ve bizi muhafaza etsin. Kendi başımıza kaldığımız zaman kendimizi kurtaramayız.
Gençlik çağı insan hayatının en önemli dönemidir. Biz evlatlarımızı yetiştirirken “Daha çocuktur, daha gençtir.” Diyoruz. Sanki o yaşlarda bir şey yapamaz, ibâdetlerini yerine getiremez, vazife yüklenemez gibi düşünüyoruz. Halbuki Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin hayatına baktığımız zaman onun gençlere vazifeler verdiğini görüyoruz.
On iki yaşında bir sahabe Resulallah aleyhisselatu vesselam Efendimiz’e katiplik yapmıştı. Katiplik az bir şey değildir. Cebrail aleyhisselam aracılığıyla vahiy geliyor ve o vahyin yazılması incecik bir hata, hiçbir şekilde bir kusur istemez. Allah Resulü sallallahu aleyhi vesellem on iki yaşındaki bir sahabeyi kendisine katip edinmişti.
Kur’an’da gençlik dönemine, çocukluk ve ihtiyarlık arasındaki güç ve kudret, bilme ve yapabilme vakti olarak işaret edilmiştir:
“Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük ve ihtiyarlık veren, Allah’tır. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir.” (Rûm, 54).
Bu sebeple insan ne yaparsa gençlik döneminde yapar. Gençlikte yapılan ibadetin, hizmetin hayırların yeri ayrıdır. İnsan gençlik devrini ibadetle geçirirse Allah’ın seçkin kullarından olur.
Rasûlullah aleyhisselatu vesselam’ın bir hadisinde bildirdiğine göre; Allah-u Teâlâ’nın kendi arşının gölgesinden başka hiçbir gölgenin (himayenin) bulunmadığı kıyamet gününde gölgelendireceği (himaye edeceği) yedi gruptan biri “gençliğinden itibaren namaza devam eden” kişilerdir. (Buhârî, Ezân, 36; Müslim, Zekât, 91).
Bunun yanında bu yedi kesimden bir diğeri de toplumda saygın ve güzel bir kadının zina teklifini “Ben Allah’tan korkarım” diyerek reddeden gençlerdir. (Buhârî, Ezân, 36; Müslim, Zekât, 91)
Gençlik döneminin coşkun duygu ve arzularına rağmen sabırlı davranan, iffetini koruyan gençler de Allah’ın seçkin kullarındandır. Yusuf sûresinde kıssası anlatılan Yusuf aleyhisselam bunun canlı örneğidir. Hz. Meryem ve Şuayb aleyhisselam’ın kızı gibi genç hanımlar da iffet ve haya timsali olarak örnek verilmiştir.
Hanımlar da Hizmet Ehliydi
Uhud Savaşı’nda önde olanlar hep erkeklerdi ama arka safhada onların en büyük destekçileri hep hanımlardı. Yaralıları tedavi eden, onlara yemek yapan, onların yüklerini hafifleten hep geri hizmetlerini yürüten hanımlardı. Bu savaşta özellikle Hz. Aişe, Ümmü Süleym ve Ümmü Süleyd radıyallahu anhuma annelerimiz savaşan sahabe efendilerimize -radıyallahu anhum ecmeıyn- özellikle yaralılara su taşıyıp yaralıların ağızlarını suluyorlardı ya da o yaralıların yaralarını tedavi ediyorlardı. O kadar hızlı bir şekilde gidip geliyorlardı ki.
Diğer taraftan ise Hz. Hamza radıyallahu anh’ın şehadetine ve işkencesine vesile olan Ebu Süfyan’ın hanımı Hint. O sırada müşrik olan bu kadın da büyük bir kadın topluluğuyla vefat eden sahabelerin burunlarını ve kulaklarını kesiyorlardı, iç organlarını çıkarıyorlardı. Müslümanlar ve müslüman hanımlar asla kafirlerin cesetlerine böyle çirkin ve korkunç muameleler yapmıyorlardı. Onlar hep hizmete koşuyorlardı.
Hz. Aişe radıyallahu anha annemiz ve o sahabe hanımları yaralılara su çekerken Hz. Fatıma ve Hz. Ali radıyallahu anhuma Peygamber aleyhisselatu vesselam Efendimiz’in yarasını tedavi ediyorlardı.
Sahabe hanımlarına baktığımız zaman, hiçbiri savaştan geri durmadılar. Bir tarafta Efendimiz aleyhisselatu vesselama ve sahabelere Allah’ın yolunda hizmet eden böyle bir kadın topluluğu vardı, diğer tarafta ise böyle bir topluluk.
Hiçbir zaman hayatımızın ne olacağı belli değil. Son nefeste kelime-i şehadet ile mi gideceğiz, nasıl bir hayata devam edeceğiz, yarına nasıl çıkacağız bilemeyiz. Halimiz Allah’ın rahmetine kalmış. Sürekli:
“Ya Rabbi! Beni saidlerden yaz,” demeliyiz.
İnsan hayatını nasıl yaşarsa genellikle son nefeste de o hal üzere ölür. O halde biz de hayatımızı bu sahabelerin izinde yaşamalıyız ki sonumuz da onlarınki gibi olsun.