PARANTEZ / Haksızlıktan Hak Çıkmaz
PARANTEZ
Haksızlıktan Hak Çıkmaz
Abdullah Martgil
Hak sahibi olmak, insan doğmanın bir gereği. Henüz anne karnında başlayan insanlık hakkı öldükten sonra da devam edecek bir süreç taşır. Bu nedenle kişi, haksız bir hakka girmemek için son derece özenli olmalıdır. Gerek inanç hukukunun gerekse içtimaî hukuk sisteminin gereklerine uyulmalı, bir başına bireysel hukuk oluşturmaktan son derece kaçınılmalıdır.
Bir konuda insanın haklı olması demek, o konuyu kişiselleştirmesi gerektiği anlamına gelmez. “Nasıl olsa ben haklıyım,” deyip, kendince haklılık hukuku oluşturarak bir ölçüsüzlüğe yeltenilmemeli. Yani haksızlığa uğrayarak haklı hale gelmek demek, haksızlık yapmanın kendimizce haklı nedeni olmamalı. Böyle düşünmek bir bakıma şeytanın oyununa gelmekten başka bir şey değildir. Haklı iken, haksızlıktan başka sonuçlar da doğurmaz.
Evet, herkes hakkını kendi almaya kalkar ve hukukun yerine koyarsa; ortalık “bana göre” diyenlerden geçilmez ve kaos oluşur. Böyle bir yaklaşım içinde olmak, hiç kuşkusuz korkunç bir yanılgı ve büyük bir aldanıştır. Yüce Rabbimiz Celle Celâlühü; “asra andolsun ki insanlar hüsrandadır; ancak iman edip salih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine sabrı tavsiye edenler başka.” (Asr Suresi) buyurarak bizi ölçülü olmaya davet etmektedir.
“Ama ben haklıyım, haksızlığa uğradım öyle ise ben de haksızlık yaparak hakkımı alırım” tarzındaki bir düşünce, zihniyet erozyonunun açık bir delilidir. Kabul edilebilir olmaktan da çok uzaktır. Ne var ki, hukuk sistemimiz de haklıya hakkını teslim ederken, zaman aşımlarına uğratmamalı ve hak sahiplerini de mağdur etmemelidir.
Diğer bir açıdan ise; insan hayatı bir imtihan değil midir? Başımıza gelen sıkıntıların temelinde bu sırrın gizli olduğu aşikârdır. Bütün hakların üzerinde ise Allah’ın hakkı vardır. Yüce Yaratıcımızın hakkını gözetmeksizin girişilen bir hak arayışı, insanı doğru sonuçlara götürmez. Hesabı görücü bir Yaratıcı’nın olduğu hiçbir zaman akıldan çıkartılmamalıdır. Nitekim inanan insanı; kötülük yapmaktan, hakkını almak isterken aşırıya kaçmaktan ya da kendini savunurken misliyle cevap vermekten alıkoyan, bu İlahi gerçek değil midir? Yoksa ortalık ne manzaralara tanıklık ederdi de sosyal hayatlar felce uğrardı!
Ancak ne var ki, bazen de insanın sabır taşı çatlayabilir. “Yeter, bu kadar da olmaz!” dediğimiz zamanlar da vardır.
Kişiler şeytanlaşınca; hatalarında ısrar ederek, sosyal dokuyu bozarlar ve ilişkileri sarsıp zihinleri de bulandırırlar. Şeytanın oyuncağı olan saplantı sahipleri yani basit insanlar, hayatı imtihan bilerek sabredenleri şeytanla iş birliği yaparak adeta sabote edebilirler.
Böylesi durumlarda Hz. Ali’nin sözü aklıma gelir hep!
“Mazlum en az zalim kadar cesur olmadıkça hak yerini bulmaz” diyor.
Sen; “Şeytanından bulsun,” dedikçe şeytanın oyuncağı olmuş insanlar, sizi ısrarla tahrik ederler. Bir bakıma sizi de şeytanın arkadaşlığına davet ederler! Böylesi insana benzeyen insancıkların(!) acı sonunu görmek için ahireti beklemeye gerek var mıdır, bilmiyorum.
Bilmenin ağırlığı insana zaten yük olarak yetiyorken, bir de bildiklerinizden tecrübe ve donanımlarınızdan rahatsız olanların ağırlığını taşır omuzlarınız. Bunu size düşman olanlar, kıskananlar, sizi çekemeyen zavallılar yaptığında onları bilirsiniz. Kendilerine de size de ziyan ettirmekle meşguldürler. Ancak sizin için değerli olan ve sizin de onların gözünde değerli olduğunuzu sandığınız insanlar yaparsa bu davranışları ne olacak?
Birikiminiz, bilginiz onlara batarsa. Bazı şeyleri bilip, tecrübenizle öngörünüzle ya da cihazatlarınızla bir olayı keşfederek anlayabilmeniz karşısında; “böylesi değerli insanlar biriktirdiklerim arasında yer alıyor” diye ancak sevinç yaşamalıdır insan. “Bu denli ince ince nasıl bilebilirler?” diye hayıflanıp yadırgamak yerine, o birikimlere saygı duymak gerekmez mi?
Kendini Tanıma Yolculuğunda…
İlmiyle ve bilimsel bilgiye dayandırarak olaylara anlam verirken, insan biraz isabet ettirebilmeli. Ya da hiç tahlil yapmaya kalkışmamalı. Yanlış bakışla psikoloji okurluğuna soyunmamalı. Yoksa şifa dağıtamazlar. Aksi halde kendilerinin şifaya muhtaçlıkları ortaya çıkar.
İnsanlar, ferasetine dayanarak, önsezilerinden destek alarak ve ilmiyle anlayarak bazı hususları bilemiyorsa karanlığa da taş atmamalı. Zira önyargılı sonuçlar elde ederek bunu da birkaç sınırlı bilgi ile yorumlamaları ne derece isabetlidir ki? Kişi kendini tanıma yolculuğuna henüz çıkmamışken, bazı bildikleriyle başka insanları tanıma ve tanıtma girişimleri zannımca kadüktür. Eksiktir, yetersizdir ve yanıltıcıdır. Bunun çözümü ehline müracaat etmek değil midir? Kâmil insanlardan, Rabbini tanımış ve kendisini bilmiş, ilmiyle yaşantısı tutarlı, hakkın ölçüsünden şaşmayan, teraziyi tam tutan ve hukuka riayet edenlerden destek alınmalıdır. İstişaremizi onlarla yapmalı, manevi doktorlardan usulünce yardım talep edilmelidir…
Gerçekten de çok kırıcıdır haksız yaklaşımlar. Gönül incitir. Sıradan insanlar bunu yapsa ciddiye almazsınız. Anlam veremeyeceğiniz şeyler yapsalar da niyetlerini bilir ve anlamsız bulduklarınız arasına kaydedersiniz. Ancak değerli gördüğünüz ve sevdiğiniz kimselerin yetkinliğinizden rahatsızlık duyması beklenebilir mi hiç? Beklenmemeli de! Şayet böyle oluyorsa bir netice almak şöyle dursun, dostluklarınız zedelenir. Değerler aşınmaya uğrar. Yazık olur, yazık! Zira dostta var olan güzellikler kıskanılmaz. Kıskanılıyorsa ortada dostluk kalmaz. Kendini yabancılar ve oradan kaçmaya çalışır. Şayet böyle oluyorsa; kişilerle hangi değer etrafında buluşarak bir birliktelik oluşturmuş olursanız olun, o kanaldan sizi serinletecek sular akmaz. İklim kuraklaşır, toprak çoraklaşır. Hukukunuz yara alır ve basit gelir bazı tepkiler. Cam kırıklarının battığı kalbiniz yaralanmışsa, çözülürsünüz. İnsanlar içinizi acıtır, bu tavır sürdükçe de zaman sizi sevdiklerinizden uzağa atar…
Hadis-i Şerifte Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem; “İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecektir ki, aralarında dini üzerine sabreden, avucunda ateş tutan gibidir.” (Câmi’ü’s-Sağîr, 3: 3779) diye buyurarak bizi hakka uymaya davet etmektedir.
Bakış açınızdaki isabet ve yılların donanımı, çevrenizi öfkelendiriyorsa burada durup, beklemek ve izlemek lazımdır. Bu yetkinliğinizden mutlu olmak varken, nasıl olduğunu keşfetmek yerine, sorgulanıp “nasıl olur?” la karşılık görüyorsanız, nasıl davranmalısınız. Gülüp geçmeniz mi gerekiyor? Acımanız mı yoksa kırılmanız mı? Sevdiklerinizin hangi hanesine yazmalı veya saymalısınız bu tepkilerini? Süblimasyona dayalı yaklaşımlarını ciddiye alıp, tenkit etmek mi lazım, yoksa gerçeği görecekleri vakte kadar kendi hallerine bırakmak mı? Sizdeki bilgiye, tecrübeye ya da ferasete dayalı birikiminize saygı duymalarını beklemeniz mi gerekiyor? Anlam veremedikleri çözümlemelerinize karşılık, halen inatlarında ısrar ederek, sırf bilim yahut inat yapmak adına “bilinçaltı” sorgulamalarıyla netice alma çabalarını seyretmek mi lazımdır?
Sözün özü kendinize yapılmasını istemediğiniz bir şeyi başkasına yapmayınız. Hakkınız olmayan bir konuda ısrarcı olup, hak ihlallerine de girişmeyiniz. Hak arayışında ise terazinin dengesini kaçırmayınız… Elbette her hak, en adil biçimde bir gün yerini bulacaktır. Zira aksi durum; Allah’ın Celle Celâlühü Hakk Esma’sının da tecellisine aykırı olmaz mıydı?
Sabretmesini bilenler ise bunun karşılığını en güzel şekilde alacaklardır. Ne büyük bahtiyarlıktır; “O, sabredenlerle beraberdir.” müjdesine muhataplığın hakkını verebilenlere.