SIRAT-I MÜSTAKİM / Ahir Zamanda Hicret
SIRAT-I MÜSTAKİM
Ahir Zamanda Hicret
Yusuf Şahin
17 Haziran günü Muharrem ayına ve hicri yeni yıla giriyoruz. Allah’ın ihsan ve kereminin bollaştığı, bolluk ve bereketin arttığı Muharrem ayı, Hicri takvimin ilk ayıdır. Muharrem ayının Peygamberler tarihinde önemli bir yeri vardır. Geçmiş Peygamberlerin döneminde de bu aya hürmet edilmiştir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemden önce de bu ay savaşmanın haram sayıldığı aylardandı. Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem’in de hicret ettiği yıl, İslam takviminde milat kabul edilmiş, bu yılın ilk ayı olan Muharrem ayı Kameri takvimin başlangıç ayı olarak kabul edilmiştir.
Hicret ve Önemi
Hicret bir yerden veya bir şeyden ayrılmak demektir. İslâmî ıstılahta ise dinini yaşamak gayesiyle yaşamakta olduğun diyardan ayrılmak ve İslam diyarına göç etmek demektir.
Kur’an-ı Kerim’de hicretle aynı kökten gelen “mehcûr, muhacir, muhacirun, muhacirat” kelimeleriyle birlikte hicret mefhumu otuzdan fazla yerde geçmektedir. Bu da hicretle bağlantılı mefhumların İslâmî tefekkürdeki yerine vurgu yapmaktadır.
Tarihte birçok Peygamber hicret etmiştir. Davetlerini kabul etmeyip iman edenlere zulmeden kavimlerini terk ederek Allah-u Teala’ya rahatça ibadet etmek ve Allah-u Teala’nın ahkâmını insanlara tebliğ etmek için vatanlarını terk etmişlerdir.
Hz. İbrahim aleyhisselam kavmini putperestlikten vazgeçiremediğini gördüğü zaman hicret etmeye karar verdi. Nemrut tarafından atıldığı ateşten en küçük bir zarar görmeden kurtulmasıyla sonuçlanan mûcizeye rağmen yine de halkı kendisine iman etmeyince artık orada kalmanın mânasız hale geldiğini anlamış ve Ken‘ân diyarına hicret etmeye karar vermişti.
“(İbrâhim) “Artık ben Rabbime hicret edeceğim. Şüphesiz O güçlüdür, hikmet sahibidir” dedi.” (Ankebut; 26) buyurarak kavminden ayrıldı.
Hiç şüphesiz bu kolay bir karar değildi. Kavmi bereketli bir diyarda yerleşmiş, bolluk içinde yaşıyordu. Hz. İbrahim aleyhisselamın üvey babası Azer toplumu içinde itibar ve güç sahibiydi. Onun serveti ve nüfuzu sayesinde rahat bir dünya hayatı yaşamak yerine Rabbinin rızasını tercih eden Hz. İbrahim yeğeni Hz. Lût aleyhisselam ve hanımı Hz. Sare ile birlikte hicret yolculuğuna çıktı.
Allah-u Teâlâ dini uğruna yaptığı fedakarlıkları methedip örnek gösterdi. Sadece Allah’ın yardımına güvenerek yola çıkan Hz. İbrahim aleyhisselamın hicreti çok büyük manevî berekete vesile oldu. Bu fedakarlığı ona Allah’ın katında büyük derece kazandırdı. Peygamberler arasında “Halilurrahman” ünvanına hak kazanan Hz. İbrahim Aleyhisselam, Hz. İsmail, Hz. İshak peygamberlerin babası ve onların soyundan gelen nice Peygamberlerin ve Hatem’ul Enbiya olan Hz. Muhammed aleyhisselatu vesselamın atası oldu.
Hicret, dünyevi imkanları ve bağlantıları din uğruna feda etmek demektir. Kişinin doğup büyüdüğü yeri, akrabalarını, işini, gücünü bırakıp gurbet yoluna düşmesi kolay değildir. Bu fedakarlığın Allah’ın katında değeri çok büyüktür. Birçok ayet-i kerimelerde hicret fedakarlığının karşılıksız kalmayacağı haber verilmiştir:
“İman edenler, Allah yolunda hicret edip savaşanlar var ya, işte Allah’ın rahmetini umacaklar onlardır. Allah, çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.” (Bakara; 218)
Kur’an-ı Kerim evvelki Peygamberlerin hicretlerinden hem de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ve ashabının hicretlerinden bahseden âyet-i kerimelerle kıyamete kadar gelecek Müslümanların hayata bakışında hicret ruhunun önemli bir yere sahip olması gerektiğine işaret eder.
Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ve ashabının hayatı başta olmak üzere peygamberlerin kıssaları müslümanların İslâmî bir hayatı nasıl yaşayacaklarına, nasıl bir duruş sergileyeceklerine, nasıl bir kimlik inşa edeceklerine dair yol gösteren bir hidayet rehberidir.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve ashabının Mekke’den Medine’ye hicretiyle İslâm tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Mekke’deki müşriklerin baskıları karşısında pek çok eziyet ve işkenceye mâruz kalan müslümanlar hicret sayesinde güç bulmuş ve Hz. Peygamber’in önderliğinde bir devlete kavuşmuşlardır.
İslâm daveti açısından bir dönüm noktası olan hicretin ve muhacirlerin şerefinden bahseden pek çok âyet ve hadis vardır. Meselâ bir âyette şöyle denilmektedir:
“Öne geçen ilk muhacirler ve ensarla onlara güzellikle tâbi olanlar, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur” (Tevbe; 100)
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem de ensara karşı yaptığı bir konuşmada, “Eğer hicret şerefi olmasaydı ben muhakkak ensardan bir fert olmak isterdim” diyerek (Müsned, II, 315; Müslim, “Zekât”, 139) muhacirliğin faziletinin yerini hiçbir şeyin tutamayacağını belirtmiştir. Sahâbeyi tabakalara ayıran İslâm âlimleri ilk sırayı daima muhacirlere vermişlerdir.
Elbette Mekke’nin fethinden sonra da Müslümanların dinlerini yaşamak ve Müslümanların kuvvetlenmesini sağlamak için yaptıkları göçler her zaman hicret hükmünde olacaktır. Mesela daha çok para kazanmak yerine dinini daha güzel bir şekilde yaşamak, Allah dostlarının sohbetlerine katılmak ve çoluk çocuğunu İslâmî eğitim müesseselerine gönderebilmek gibi niyetlerle bir muhite yerleşmek de bugün için bir hicrettir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem dinleri uğruna göç etme imkanı olmayan insanların hicret faziletinden nasiplenmesi için “Hicret” kavramına farklı bir açıklama getirmiştir: “günahlardan ayrılıp uzaklaşma.”
Günahlardan Hicret
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem birçok hadislerinde Allah’ın rızasını gözeterek bir şeyi, bir yeri, bir muhiti terk eden kişinin muhacir sevabı alacağını şöyle müjdelemiştir:
“Gerçek muhâcir, Allah’ın yasak kıldığı şeyleri terk edendir.” (Buhârî, İman 4, Rikâk 26; Ebû Dâvûd, Vitr 2, 11, 12, Cihâd 2; Nesâî, İman 9; İbn Mâce, Fiten 2)
Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede dil, kalp ve amel olarak kötüleri ve kötülükleri terk etmenin hicret olduğunu şöyle bildirmiştir:
“Ve kötülüklerden (şirk ve günah pisliğinden) uzaklaş (hicret et)!” (Müddessir, 5)
Hicretin bu manası her zaman ve çağda geçerlidir. Günümüzde de bir Müslüman, namaz kılmasına izin verilmeyen, tesettür hükmüne uymasına mâni olunan bir iş yerini, muhiti veya arkadaş çevresini bırakıp dinini yaşayabileceği bir yeri tercih ettiğinde hicret sevabı alır.
Hicret edilmesi çok faydalı olan bir şey de gafil akranlar ve günaha davet eden muhittir. İnsanoğlu içinde bulunduğu muhitten ve sık sık görüştüğü kişilerden etkilenir. Salih arkadaş insanı salih amellere, fasık arkadaş ise günaha çağırır. İşte kötü arkadaş çevresini terk edip salih ve sadıklarla beraber olmak da hicrettir. Allah-u Zülcelâl şöyle buyuruyor:
“Onlardan (müşriklerden) güzel bir ayrılma (hecren cemilen) ile kopup-ayrıl (hicret et)!” (Müzemmil, 10)
Hicret bazen hayâsızca görüntülerin olduğu bir televizyon kanalından bir sohbet programına geçmektir. Zamanımızda en güzel hicret internetin başından kalkıp biraz Kur’ân-ı Kerim okumaktır. Bir başka hadis-i şerifinde Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki:
“Hicret, gizlisi ve açığıyla bütün fuhşiyâtı terk etmen, namazı kılman, zekâtı vermen demektir. Bunları yaparsan bulunduğun yerde de ölsen, sen muhâcirsin.” (Ahmed b. Hanbel, II, 224; Heysemî, Mecme‘u’z-Zevâid, V, 252)
Bir başka hicret de gaflet ve kasvet veren şeylerden kaçıp, ibadet ve zikir kalesine sığınmaktır. Bilhassa zamanımızda hicretin bu boyutu çok önem kazanmıştır. Nefse hoş gelen menfaat ve zevkleri sırf Allah için terkedip Allah’a ibadet yoluna koyulmak Allah ve Rasûlü’ne hicrettir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki:
“Fitne ve bozgun zamanında ibadet, bana hicret etmek demektir.” (Müslim, Fiten 130)
İman, İslam, cihad ve hicret her çağda uğruna fedakarlıklar yapılmaya değer olan hakiki kulluk tezahürleridir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki:
“Size gerçek mü’mini tarif edeyim mi? O, Müslümanların malları ve canları konusunda kendisinden emin oldukları kişidir. Kâmil Müslüman, insanların dilinden ve elinden gelecek zararlardan sâlim oldukları kimsedir. Asıl mücâhid, Allah’a taat konusunda kendi nefsiyle mücâhede eden kimsedir. Hakiki muhâcir de hata ve günahları terk eden kişidir.” (İbn Hibbân, Sahih, VII, 178)
Her çağda küfrü, şirki, haramları, gaflet sebeplerini terk edip, Allah ve Rasûlüne itaat niyetiyle “Allah yolunda” hicret eden “muhacir” müminler olmak mümkündür. Yeter ki niyet halis olsun:
“Kimin hicret etmekteki niyeti Allah ve Rasûlünün emirlerine uymak ise, onun hicreti Allah’a ve Resûlü’nedir. Kimin hicreti de elde etmek istediği bir dünyalığa veya evlenmek istediği bir kadına yönelikse onun hicreti de niyet ettiğinedir.” (Buhârî, Bed’ul-Vahy 1, İman 41, Nikah 5; Müslim, İmâre 155; Ebû Dâvûd, Talak 11; Tirmizî, Fedâilu’l-Cihâd 16; Nesâî, Tahâre 59; İbn Mâce, Zühd 26).