GÖNÜL SOHBETLERİ / Tevbe Kapısı Açıkken Tevbe Edelim

  • 24 Eylül 2026
  • 19 kez görüntülendi.
GÖNÜL SOHBETLERİ  / Tevbe Kapısı Açıkken Tevbe Edelim
REKLAM ALANI

GÖNÜL SOHBETLERİ

Tevbe Kapısı Açıkken Tevbe Edelim

Seyda Muhammed Konyevi -KS-

REKLAM ALANI

 

Allah-u Zülcelâl kıyamet gününde perişan olmamamız için bize dünyada nasıl davranmamız gerektiğini, bizim için ne şekilde hareket etmenin menfaatli olacağını bildirmek için Peygamber aleyhisselatu vesselam vasıtasıyla kelamını göndermiştir.

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede buyuruyor:

“Ey Peygamber! Sen onların arasında iken, Allah onlara azap edecek değildir…” (Enfal, 33)

Yani Peygamber aleyhisselatu vesselam hayattayken, Allah-u Zülcelâl onun hürmetine onun zamanındaki insanlara, azab vermeyeceğini bildiriyor. Aynı ayet-i kerime devam ediyor:

“…Ve istiğfar ederlerken de yine Allah onlara azap edici değildir.” (Enfal, 33)

Demek ki Peygamber aleyhisselatu vesselam bizim zamanımızda olmadığı için, o zamandaki insanlara verilen emniyet bizim için yoktur, Allah-u Zülcelâl bize azab verebilir. Ama başka bir şey nasip etmiştir, Allah-u Zülcelâl.

“Tevbe istiğfar ettiği müddetçe onlara azab vermem,” diyor Allah azze ve celle. Kıyamete kadar tevbe kapısı bize açıktır. Öyleyse tevbeye sımsıkı sarılalım.

Tabi biliyorsunuz, zaman sıkıntılıdır, insanlar sıkıntılı olmuşlar ama böyle zor zamanda Allah’ın dinine sarılmanın sevabı çoktur.

Kütüb-i sittede rivayet olduğuna göre Peygamber aleyhisselatu vesselam şöyle buyuruyor:

“İnsanların arasına karışıp onların ezâlarına katlanan bir müslüman, onlara karışmayıp ezâlarına katlanmayandan daha hayırlıdır.” (Tirmizî, Kıyâmet, 55; 2507)

Yani insanların içinde bulunduğu ve emri maruf nehyi münker yapınca onlardan eziyet gördüğünde sabreden kişiler, insanlardan uzak duran ve zorluklara sabretmeyen kişilerden daha hayırlıdır. Onun için İslam böyle buyurmuştur, Peygamber sallallahu aleyhi vesellem zamanı da öyleydi, insanların davranışlarına karşı sabırlı olmamız lazım, onların eziyeti bize dokunduğu zaman gene sabretmemiz lazım.

Halimiz Amelimize Göre Olacak

Bunu bilelim ki, ibadet, taat insanı çok yüksek derecelere yükseltiyor, ayet-i kerimede buyruluyor ki:

“Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecek. Kim de zerre miktarı bir kötülük yaparsa, cezasını görecektir.” (Zilzal, 7-8)

Ama şimdilik, gözümüzün önünde bir şey görmüyoruz, halbuki zerre kadar ne hayır ne şer kaybolmayacak. Göreceğiz bunu.

Demek ki insanın kıyamet günündeki hali, dünyadaki amelleri kadardır. Allah-u Zülcelâl’in emir ve nehiylerine karşı ne kadar samimiyse, Allah’ın yanında, ahiret gününde, kıymet bulur. Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede böyle diyor:

“Kim de Rabbinin divanında durmaktan korkmuş, nefsini boş heveslerden men etmiş ise cennet onun durağıdır.” (Naziat, 40-41)

Bu dünyada biraz nefsimize “Dur!” dersek kurtuluruz. Hakikaten bizi hep nefs mahvediyor. Şeytan nefsin heveslerini eline alıyor, onunla bize geliyor. Şeytan demiyor, “Benim gibi Allah’a karşı gel, benim gibi cehenneme git!” Diyor ki: “Senin nefsin rahatsızdır, senin nefsin uykusuzdur, senin nefsin şöyledir,” yani daima “Sen” diyor. Nefsimizi eline alıyor, öyle bize geliyor. Onun için elimizden geldiği kadar nefsimizle hesap görmemiz lazım.

Eğer insan kendi nefsiyle hesap görürse, tefekkür ederse, ama doğruluk ile hesaplaşırsa, o zaman daima nefsini kusurlu görecektir, Allah’ın karşısında. Ne kadar amel yaparsa yapsın.

Bakın, şu ayet-i kerimenin manasını düşünelim:

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve herkes, yarın için önceden ne göndermiş olduğuna baksın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Haşr, 18)

Yani “Her nefs, baksın, kıyamet gününe ne gönderiyor diye,” buyuruyor Allah azze ve celle.

“Ben daima kendi nefsime uymakla, hevası, şehveti ve isteğini yapmakla mı meşgulüm, yoksa Rabbimin istediği şeyleri yapmakla mı meşgulüm,” bu şekilde baksın diyor. Kıyamet gününde kendi önüne ne gönderiyor.

Eğer insan aklını, o cevher gibi olan aklını çalıştırırsa, menfaatli şeyleri tercih etmesi lazım. Görüyoruz, her insan bir şeyle meşguldür, herkes bir şey istiyor. Kimisi arazisiyle meşguldür, kimisi dünyalık bir şey istiyor.

Bir kişi camiye geliyor, Ebubekir Sıddık gibi, “Ya Rabbi, ben Seni istiyorum,” diyor, bir kişi de “Ya Rabbi, bana mal ver,” diyor. İkisinin arasında ne kadar fark var değil mi?

Her insan bir şey istiyor. Peki istenen şeylerin en efdali, yani istemeye değer olanı nedir? Allah’ın rızası öyle değil mi? Ondan başka elde kalacak bir şey var mı? Allah’ın rızasını kazandığın zaman hem dünya hem ahiret, hepsi senindir. İstediğin şeyler ise, bir şey istemiş oluyorsun. Ama Allah senden razı olduğu zaman, her şey O’nundur, o istediğini verecek sana.

Allah’ın rızasına sebep olan şey de nedir? Salih ameldir. Yeryüzünde en efdal şey, Allah’ın rızasını kazandıran salih amellerdir. O zaman Allah’ın rızasına sebep olan şeyi istemek bizim üzerimize farzdır, öyle değil mi?  Öyleyse şu duayı çok okuyalım:

“Allah’ım Senden, sevgini, Seni sevenin sevgisini ve Seni sevgine sebep olan amellerin sevgisini istiyorum. Bana nasip et!”

Bunun tersi de şu ayet-i kerimede bildirilmiştir:

“Münafık erkeklerle kadınların hepsi de birbirindendir, aynıdır; kötülüğü emrederler, halkı iyilikten vazgeçirmeye uğraşırlar. Onlar ellerini kapatırlar. Onlar Allah’ı unuttular da o da onları unuttu. Şüphe yok ki münâfıklardır fasıkların ta kendileri.” (Tevbe; 67)

Onlar ellerini kapattılar, Allah’a el açıp dua etmediler, istemediler, insanlara el açıp infak etmediler, kapattılar, Allah’ı unuttular. “Allah da onları unuttu,” diyor, yani Allah unutmaz ama rahmetini kesti onlardan demektir.

Nefsimizi Terbiye Edelim

Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede buyuruyor ki:

“Şüphe yok ki nefislerini günahtan temizleyen kimseler, felaha ermiştir.” (Şems 9)

Bu felaha, yani kurtuluşa ermek kolay bir şey değildir. Çok kıymetli ve değerlidir. İnsan, ancak dünyadayken bunu başarabilir. İnsan öldükten sonra, artık onun eline bir şey geçmez.

Şimdi bizim elimizde öyle bir fırsat vardır ki; bu fırsatı kaçırmamamız lazım. İnsan, kıyamet günü çok ama çok pişman olacak ve tekrar dünyaya dönüp amel-i salih yapmak isteyecektir. Ama, oradaki pişmanlık insana hiçbir fayda vermez.

Dünya hayatında bazı bayram günleri vardır. Hakikate bakarsak gerçek bayram günleri, insanın imanlı olarak dünyadan ayrıldığı gün ve Sırat köprüsünden geçtiği gündür. Allah-u Zülcelâl:

“Bu kuluma Cennet kapısını açın” dediği zaman, yine hakiki bayram günü o gündür.

Kaab bin Malik radıyallahu anh, Tebük Gazvesi’nde, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem’den ayrılarak harbe iştirak etmemişti. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem ve Ashab-ı Kiram, Tebük Gazvesi’nden Medine’ye döndüklerinde, Kaab bin Malik ve diğer harpten geri kalanlarla elli gün elli gece konuşmadılar. Elli günden sonra, Allah-u Zülcelâl bunların affı hakkındaki ayet-i kerimeyi nazil etti. Ve onların tevbesi böylece kabul olundu. Hz. Peygamber aleyhisselatu vesselam Kaab bin Malik’e müjde vererek:

“Ey Kaab! Annenin seni doğurduğu günden beri üzerinden geçen en hayırlı günle müjde sana!” buyurdu.

Hakikaten de öyledir. İnsanın tevbesi kabul olduğu zaman, dünyadan imanla ayrıldığı zaman, Cennet’e girip cehennemden muhafaza olduğu zaman… İşte asıl bayram günleri bu günlerdir.

Bunların temini ancak bu dünyada olur. Ahirete gittikten sonra orada kesinlikle çalışma yoktur. İnsanın, nefsini manevi hastalıklardan temizlemesi lazımdır. Bunun için ilk önce bütün günahlardan dolayı tevbe etmek gerekir.

Tevbe ettikten sonra da ibadete ve zikire düşkün olmak icap eder. Allah-u Zülcelal, kulunu bu şekilde gördüğü zaman, onu hayırlara ve güzelliklere yöneltecektir.

Herkes Kendi Kusuruna Bakmalı

Ne mutlu o kimseye ki, onu devamlı kendi kusurları meşgul eder, başkalarının kusurlarına bakmaz. Bu da bizi meşgul ediyor. Sanki biz yapmamız gereken her şeyi yapmışız gibi daima başka insanların kusurlarına bakıyoruz.

Sen ona nasihat yaptın mı? Yaptın. Allah razı olsun. Artık Allah-u Zülcelâl sana sormaz ki onun kusurlarını. Sana senin kusurlarını soracak. Yumuşak bir lisanla nasihat ettiysen artık onunla meşgul olma.

Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin yanında, meşhur şairlerden Lebîd’in;

“Elâ küllü şey’in mâ hala’llâhu bâtıl” yani:

“Biliniz ki Allah’tan başka her şey boş ve batıldır.” Mısraı söylenince aleyhisselatu vesselam Efendimiz,

“Hiçbir şairin ağzından, Arapların söylediği bu sözden daha doğru bir söz çıkmamıştır,” demiştir.

O zaman elimizden geldiği kadar, Allah’ın rızası için uğraşalım.

Bir ayet-i kerimede Allah-u Zülcelâl buyuruyor:

“Ey iman edenler, eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır.” (Muhammed; 7)

Allah’a yardım ederseniz, Allah da sizin ayaklarınızı sırat köprüsünde, hayır yollarında sabit kılacaktır.

Kim Allah İçin Olursa

İbrahim bin Ethem rahmetullahi aleyh çölde bir çobana rastladı. Çölde tabi insan susuzluk çekiyor. Çobana dedi ki:

“Senin yanında su var mı?”

Çoban onu aldı, bir kayanın yanına götürdü. Asasını kayaya vurdu. Kayadan su akmaya başladı.

İbrahim bin Ethem’in gözleri açıldı.

“Bu nasıl olur?” dedi. Çoban da cevap verdi:

“Kim Allah için olursa Allah da onun içindir.”

Yani Allah için olursan, Allah ne emrediyorsa onu yaparsan ne yasaklamışsa onu yapmazsan, o zaman Allah da senin ne ihtiyacın varsa verecek.

İşte biz de Allah-u Zülcelâl’in dinine yardım edersek, Allah yolunda hizmet eden kullarına yardım edersek o da bizim ihtiyaçlarımızı giderir.

İbn-i Ataullah İskenderi rahmetullahi aleyh:

“Eğer sen nefsinin üzerinde hakimiyet kurmakta Allah’a yardımcı olursan Allah da sana yardımcı olacaktır.”

Yani sen bir seferinde Allah’ın rızası için nefsinin şehvetine, tembelliğine, arzularına karşı mücadele etmek suretiyle Allah’a itaat edersen, Allah da bundan sonra birkaç sefer nefse hâkim olmanı kolaylaştıracak. Yani Allah’ın yardımıyla adeta kendiliğinden nefsin sana itaat edecek.

Ama amelimiz ihlaslı olmazsa o zaman manevi kuvveti olmaz. Bir yerde insanlar bir ağaca ibadet etmeye başlamışlardı. Bir abid bunu duydu, hemen baltasını aldı, ağacı kesmek için yola çıktı.

Şeytan onun önünü kesti, “Nereye gidiyorsun?” dedi. Abid, “İnsanlar bir ağaca ibadet ediyorlar, onu kesmeye gidiyorum,” dedi. Şeytan “gidemezsin” deyince orada kavga ettiler.

O abid kişi, şeytanı tuttuğu gibi yere vurdu. Çünkü o Allah rızası için gitmek istiyordu. Allah ona öyle bir kuvvet vermişti ki, şeytanı öyle bir yere vurdu ki, sanki bir sinek gibi.

Şeytan dedi ki, “Bak sen fakir bir adamsın. Etrafındaki insanlar da fakirdir. Ben her gün senin yastığının altına birkaç altın getireceğim. Bunu hem kendin için harcarsın hem de arkadaşlarına dağıtırsın. Bu senin için daha faydalıdır.”

Abid kişi şeytanın bu sözüne kandı, “Doğru,” dedi. Eve döndü, baltasını bıraktı. Şeytan gerçekten de birkaç gün yastığının altına birkaç altın koydu. Sonra koymadı.

Adam baktı altın yok, “Bu şeytan beni aldattı” dedi. Yeniden baltasını aldı, ağacı kesmek için tekrar yola çıktı. Şeytan tekrar önüne geldi, yine “Gidemezsin” dedi. Adam şeytanı tutup yere vurmak istedi ama güç yetiremedi. Şeytan onu yakaladığı gibi yere çarptı.

Adam şaşırdı, “Sen daha önce sen çaput gibiydi, şimdi nasıl böyle kuvvetli oldun?” dedi. Şeytan dedi ki, “Çünkü sen önceki sefer Allah için gidiyordun, Allah’ın kuvveti seninle beraberdi. Şimdi ise altınlar kesildiği için gidiyorsun. Onun için böyle zayıfsın, seni kolayca devirdim.”

Yani biz Allah için nefsimize karşı durduğumuz zaman Allah yardım edecek. Nefsin diyor ki, “Sen bugün uykusuzsun, cemaate gitme, namazı kılma,” dediği zaman “Hayır, ben Allah için kalkacağım” diyeceksin.

İmam Ali radıyallahu anh diyor ki, “Kim nefsinin şehvetine karşı Allah için gazaba gelmezse, Allah’ın rızasında bir şey yapamaz.”

Yani insan mutlaka nefsini kahredecek Allah için, o zaman Allah’a ibadetin faydasını görecektir. Nefis tilkinin yürüyüşü gibi sinsice yaklaşır.  İnsan Allah için ona kahrettiği zaman, Allah’ın rızasını kazanır. Kahretmediği zaman Allah’ın rızasını kazanamaz, ilerleme olmaz.

Onun için Allah-u Zülcelâl’den kuvvet isteyelim. Elimizden geldiği kadar Allah’a yalvaralım. O zaman haberimiz olmadan amel yapar hale geliriz.

Gözümüzü kapattığımız zaman, bu camiyi görmeyeceğiz, bu güneşi görmeyeceğiz, bu dünyayı görmeyeceğiz. Ama ahiret ebedîdir. Ebedî âhiret hayatını bu geçici dünya hayatına feda etmeyelim.

Aklımızı kullanalım. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, “Akıllı nefsine hâkim olan, ahiretine hazırlık yapandır,” buyuruyor.

Her zaman söylüyorum, nasıl ki marangoz aletleri olmadan kapı pencere yapamazsa biz de aklı kullanmadan sâlih bir amel yapamayız. Allah’ın verdiği aklı kullanalım. Tevbe edelim.

Kendimize bir program yapalım, günlük olarak. Allah razı olsun, bazı sofiler diyor ki, “Günde bin tane kelime-i tevhit çekiyorum,” öbürü “Beş bin tane çekiyorum,” herkes gücüne göre…

Bazısı da diyor ki “Ben virdimi bıraktım.” Nefsine uymuş, o da biliyor nefsine uyduğunu.

Dünya elden gidiyor, sermayemiz elden gitmiş oluyor. Bir kişi sermayesini her gün yakarsa ne olur? Bizim de nefeslerimiz sermayemizdir. İşte bizim de bu sayılı nefesler bitti mi, bitti. Ne biliyoruz, belki de az kalmıştır. Allah-u Zülcelâl bize şuur versin.

Allah-u Zülcelâl bizi kendi nefsimize teslim etmesin, o nefsimizi hayırlarda kullansın inşallah.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ