TOPLUM VE HİKMET / Kangrenleşen Ruhlar ve Yegâne Şifa
TOPLUM VE HİKMET
Kangrenleşen Ruhlar ve Yegâne Şifa
Bilal Telci
İnsanlığın Diriliş Reçetesi
Bedendeki İnfial ve Kopmayan Aidiyet
Nasıl ki bir insanın bedeni, kendi içinde muazzam bir dengeye sahipse ve kâinatın küçük bir fihristi ise, o bedenin maruz kaldığı her acı da aslında varoluşsal bir ders barındırır.
Tasavvur edin ki; bir insanın çok sevdiği, yıllarca ona hizmet eden bir uzvu hastalanır. Hücreler ölür, damarlar kurur ve amansız bir kangren o bölgeyi esir alır. Tabip, hayatın devamı için o uzvun feda edilmesi gerektiğine, yani kesilmesine hükmeder. Uzuv bedenden ayrılır, yara dikilir, zamanla kan durur ve o derin sızı yerini bağlamış bir kabuğa bırakır. Gözle görülen, bedenin hayatına kaldığı yerden devam ettiğidir. Fakat ruhun derinliklerinde kopan fırtınaları kim bilebilir?
Kesilen uzuv fiziken orada olmasa da, beyin ve kalp ona olan aidiyetini asla yitirmez. Yokluğun içinde bir varlık hissi, o ampute edilmiş bölgede adeta hayalet bir sancı olarak kendini gösterir. İnsan, sanki o uzvu hep oradaymış gibi hissetmeye, rüyalarında onunla yürümeye, ona uzanmaya devam eder. Çünkü aidiyet, etten ve kemikten ibaret değildir; ruhun hafızası, kaybedilenin yerini kolay kolay dolduramaz.
İşte bedenin hastalıkla imtihanı neyse, insanın ruhsal ve toplumsal varlığının imtihanı da odur. Hasta bir bedene doğru hekim tarafından doğru ilaç verilirse, beden yavaş yavaş, kendi fıtratına uygun bir şekilde toparlanır ve şifa bulur. Ancak hekim cahil, ilaç yanlışsa yahut hastanın bünyesi ile inatlaşılıp ters tedavi uygulanırsa hastalık daha da azar. Bir noktadan sonra yanlış tedavi hastayı perişan eder, yatağa düşürür ve nefes alabilmek için soğuk, ruhsuz makinelere muhtaç bırakır. O makineler başlangıçta yaşatıyor gibi görünse de aslında hastanın kalan son yaşam enerjisini sömürür, onu kendi doğal döngüsünden koparır ve yavaş yavaş, can çekiştire çekiştire yok eder.
Sosyal Bedenin Çürümesi ve Modern Çağın Vebası
İnsanın bireysel hayatı ile sosyal hayatı arasındaki bağ, bedenin hücreleri ile organları arasındaki bağ kadar girift ve hayatî bir bağdır. Hayat, sadece nefes alıp vermekten ibaret bir biyolojik süreç değildir. Sosyal hayat, eğer ehil ellerde, doğru ilkelerle yönetilmezse; ahlâk, erdem, inanç ve maneviyat gibi toplumu ayakta tutan ana damarlar göz ardı edilirse, toplum adeta manevî bir kangrene yakalanır.
Bugün etrafımıza baktığımızda gördüğümüz manzara, yanlış ilaçlarla zehirlenmiş, makinelere bağlanmış ve ruhunu teslim etmek üzere olan bir medeniyetin can çekişmesidir. Maneviyatın terk edilmesiyle birlikte ahlâksızlık, iffetsizlik, çıplaklık, içki, kumar, doymak bilmeyen bir eğlence hırsı, yalan, dolan ve sahtekarlık tüm bünyeyi sarmıştır. Sosyal bedenin uzuvları çürümektedir. İstediğiniz kadar modern kanunlar yapın, istediğiniz kadar sosyolojik ilaçlar verin; eğer yöntem yanlışsa, eğer reçete insanın yaratılış kodlarına aykırı ise o toplum yavaş yavaş ölür.
Kapitalizm, emperyalizm ve insanı salt bir tüketici olarak gören şeytani düzenler, hastayı bağladıkları o soğuk makinelerdir. Bu sistemler insanlığa şifa değil, bağımlılık sunar. İnsanlık bu makinelere bağlandıkça sömürülür, özünden uzaklaşır, maddî bir refah illüzyonu içinde manevî bir felç geçirir.
Zehirli bir atmosfer dünyayı sarmıştır; insanlar kendi elleriyle, kendi hırslarıyla mahvettikleri, yaşanmaz hale getirdikleri bu dünyanın korkunç halini görürler. Ancak o kadar alışmışlar, o kadar hissizleşmişlerdir ki, bu zehirli ortamdan vazgeçemezler. Adeta tatlı bir uykuda donarak ölen insanlar gibi, kurtulamayacaklarına inanır, boyun eğerler.
Girdaba Kapılan İnsanlık ve Kaybolan Nesiller
Bu amansız akıntıya kapılan insanlık, fıtratın en temel gereksinimlerinden bile yüz çevirmeye başlamıştır. “Özgürlük” adı altında yutturulan bireysellik zehri, insanları yalnızlığa, bencilliğe ve köksüzlüğe mahkûm etmektedir. Artık evlenmezler, doğurmazlar, o sıcak, koruyucu yuvaları kurmaktan kaçınırlar. Kendilerine göre uydurdukları, sınırları nefisleri tarafından çizilen bir dünyada, her türlü sapkınlığı meşru bir hakmış gibi yaşarlar. Ahlâksızlık diz boyunu aşmış, boğazlara kadar dayanmıştır.
Burada yürekleri yakan en büyük acı, bu çürümenin sadece inançsız, maneviyattan yoksun bırakılmış kesimlerle sınırlı kalmamasıdır. Ne yazık ki günümüzde, bu zehirli bireysel yaşam tarzı, sahte özgürlük masalları ve hazcı rüzgarlar; inananları, Müslümanları ve onların gözbebeği olan evlatlarını da savurmaktadır. Aynı ekranların, aynı kapitalist algıların, aynı sahte idollerin kuşatması altında, kalbinde iman taşıyan nesiller bile bu küresel vebanın pençesinde can vermektedir. Hepimiz aynı gemide, rotası bozuk bir okyanusta sürüklenmekteyiz.
Yöneticilere Düşen Tarihî Sorumluluk
Bu gidişat karşısında, toplumun dümeninde olanlara, yöneticilere, idarecilere, eğitimcilere ve kanaat önderlerine düşen tarihi bir vebal vardır. Artık yanlış ilaç vermekten vazgeçilmelidir! İnsanın fıtratını tanımayan, onu sadece midesi ve arzularından ibaret bir et yığını olarak gören beşerî sistemlerin, denenmiş, yanılmış, çökmüş ve toplumları yok oluşa sürüklemiş ideolojilerin dayatmalarından derhal dönülmelidir.
Tarih, sadece geçmişin hikayesi değil, geleceğin laboratuvarıdır. Yanlış reçetelerin toplumları nasıl helak ettiğine dair sayısız ibret levhası önümüzde durmaktadır. Bizim ihtiyacımız olan şey, yeni ve sahte denemeler değil; insanı yeniden “insan” yapacak, kanıtlanmış, yaşanmış ve Allah’ın mucizeleri o kadim reçetenin yeniden hayata geçirilmesidir.
Diri Diri Gömülenlerden, Karıncayı İncitmeyenlere
Peki nedir o kanıtlanmış mucize? Bunun cevabını bulmak için çok uzaklara değil, Asr-ı Saadet’in o nurla yıkanmış iklimine bakmak kafidir. Orada, cehaletin ve vahşetin zirve yaptığı, sapkınlığın kurumsallaştığı bir toplum vardı. Öyle bir karanlık ki; babalar, kendi öz kız çocuklarını, gözlerini kırpmadan, kalplerinde zerre merhamet kırıntısı olmadan diri diri toprağa gömebiliyordu. Kadının eşya sayıldığı, güçlünün zayıfı ezdiği, kan dökmenin sıradanlaştığı, taş ve tahtadan medet umulan bir cahiliye çölü…
Ancak o çöle, göklerin en güzel yağmuru indi. Şâfi-i Hakiki olan Rabbimizin en kutlu Elçisi (s.a.v.), elinde öyle bir reçete ile geldi ki, o karanlık toplum yavaş yavaş şifa buldu. Yanlış ilaçlar, köhne adetler bir kenara atıldı. Kalplere, zihinlere ve ruhlara inen o ilahi reçete ile kızlarını gömen o merhametsiz babalar dönüştü; adaletin, şefkatin ve inceliğin zirvesine çıktılar. O kadar ki, yürürken yerdeki karıncayı incitmekten korkan, kul hakkından titreyen, komşusu açken tok yatmayı kendine ar sayan bir medeniyet inşa ettiler.
İnsana insanlığını hatırlatan, yaratıcısına boyun eğmenin o eşsiz onurunu tattıran, ahlakı ve fazileti sadece sözde değil özde yaşatan bir toplum, ancak ve ancak ilahi bir reçete ve Şâfi-i Hakiki’nin lütfuyla hayat bulabilirdi. Ve buldu da.
Tek Çare: Kur’an ve Sünnetin Hayat Veren İklimi
İşte dünyanın çivisinin çıktığı, kangrenin bütün vücudu sardığı bu dehşetli çağda, insanlığın kurtuluşu için aranan o “iyi reçete” İslam’dır. Dünya, ancak İslam’ın merhamet, adalet ve tevhid ikliminde yeniden bir cennet bahçesine dönüşebilir. İnsan, ancak ve ancak İslam’ın potasında eridiğinde gerçek manada “insan” olma şerefine erişebilir.
Bugün kalplerde hissettiğimiz o tarifsiz boşluk, o hayalet sancı, asıl vatanımızdan ve aidiyetimizden koparılmış olmamızdandır. Bu sızıyı dindirecek, makinelerin ve sahte sistemlerin fişini çekecek, toplumları diriltecek tek bir çare vardır: Alemlere rahmet olarak gönderilen Resulullah’ın (s.a.v.) bize emanet bıraktığı, zamanın eskitemediği, mekanın sınırlayamadığı o mukaddes reçete…
Yani; Kur’an-ı Azîmüşşan ve Sünnet-i Seniyye…
Başka kapı aramaya, sahte reçetelerle zehirlenmeye lüzum yoktur. Kurtuluş vapurunun pusulası da, şifa tasının suyu da bellidir. Yeter ki insan, kibrinden sıyrılıp, yarasını Şâfi-i Hakiki’ye açma cesaretini göstersin.