İRFAN SOHBETİ / Ayağına Diken Batmasın Ya Resulallah!
İRFAN SOHBETİ
Ayağına Diken Batmasın Ya Resulallah!
Seyda Feyzullah Konyevî -KS-
Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki:
مِنَ الْمُؤْمِنينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ عَلَيْهِ فَمِنْهُمْ مَنْ قَضٰى نَحْبَهُ وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْتَظِرُ وَمَا بَدَّلُوا تَبْديلًا
“Mü’minlerden öyle yiğitler vardır ki Allah’a verdikleri söze sadık kaldılar. Onlardan kimi (şehid oluncaya kadar cihad edeceğine dair) adağını yerine getirmiş, kimi de sırasını beklemektedir. Onlar, verdikleri sözü hiçbir şekilde değiştirmemişlerdir.” (Ahzab; 23)
Allah-u Zülcelâl bizi o kullarından eylesin.
Asr-ı saadetin o kokusu sönmeyen ikliminde hicretin dördüncü yılıdır. Adal ve El-Kâre kabilelerinden bir heyet Medine’ye gelir. Derler ki:
“Ya Resulallah, bizim kabilelerimiz İslam’ı kabul etti. Bize dini öğretecek, Kur’an okuyacak muallimler gönder.”
İlk vahyedilen ayetle “Oku!” emrine muhatap olan Rahmet Peygamberi bu talebe çok sevinir tabii ki. Hemen ashabından on kişilik bir irşad heyeti hazırlar. Başlarında Asım bin Sabit radiyallahu anh vardır.
Bu öğretmen sahabiler gittikleri çöllere cennet yağmuru taşıyan rahmet kervanıdırlar. Kervan yola çıkar. Mekke ile Esfân arasında Reci’ denilen bir yerde mola verirler.
Lihyan oğullarından iki yüz kişilik bir müfreze bu on masum muallimin etrafını sararlar. Yüzlerce okçu tepelerden seslenir:
“Teslim olun canınızı bağışlayacağız,” derler.
Bu ses ihanetin sesidir.
Asım bin Sabit radiyallahu anh bir müşriğin sözüne asla güvenilmeyeceğini bildiğinden:
“Ben bir müşriğin himayesini asla kabul etmem,” diyerek kılıcına sarılır ve çarpışırlar.
On muallimden sekizi ok yağmuru altında şehit düşerler orada. İki kişi kalır. O da Hübeyb bin Adiy ve Zeyd bin Desinne radiyallahu anh.
Müşrikler onları öldürmez. Sağ yakaladıkları için onları bir fırsat ve dünyevî bir menfaat olarak görürler. Çünkü Mekke’de Bedir’in intikamını almak isteyen kabileler vardır.
“Bunları Mekke’ye götürüp satalım. İntikam ateşiyle yanan insanlar, aileler, kabileler bize dünyalık versin,” derler.
Kolları bağlanan Hübeyb ve Zeyd radiyallahu anhumayı doğup büyüdükleri topraklara, Mekke’ye esir olarak yürütürler. Hübeyb’i Bedir’de öldürülen Haris bin Amir’in oğulları satın alır. Onu karanlık dar bir odaya hapsederler. Haris’in anne bir kardeşi Huceyr bin Ebû İhâb, Hubeyb’i Mâviyye adındaki cariyesinin evinde tutar. Mâviyye, sonradan Müslüman olduğunda o günleri gözyaşlarıyla anlatacaktır.
Maviyye der ki:
“Mekke’de hiç meyve bulunmadığı bir mevsimdi. Bir gün Hübeyb’in kaldığı odaya baktım. Zincirlere vurulmuş haliyle elinde insan başı büyüklüğünde bir üzüm salkımı vardı. Ondan yiyordu. Yemin ederim ki o günlerde Mekke’de tek bir üzüm tanesi bile yoktu. Anladım ki o Allah’ın beslediği özel bir kuldu.”
İdam edileceği gün yaklaşınca temizliğine dikkat etmek ister. Vücudunu bedenini temizlemek ister. Ev sahibinden emanet bir ustura ister. Kendisine ustura verilir. Bir ara Maviyye’nin küçük oğlu annesinin gafletinden yararlanıp Hübeyb’in odasına gider. Hübeyb çocuğu kucağına oturtur, elinde keskin bir ustura vardır.
Maviyye o esnada odaya bakıp çocuğunu Hübeyb’in kucağında görünce dehşete düşer ve “Eyvah, Hübeyb oğlumu öldürüp intikam alacak,” diye aklından geçirir.
Hübeyb kadının yüzündeki o korkuyu ve titremeyi fark eder. Kadına bakar ve onu teselli ederek der ki:
“Onu öldürürüm diye mi korkuyorsun? Böyle bir şeyi yapacak değilim inşaAllah. Biz dinimizde hainliği ve ahde vefasızlığı asla meşru görmeyiz,” der.
İşte asalet, işte İslam’ın düşmanına bile sunduğu o yüce ahlak. Bir çocuk, suçu olmayan bir çocuk esirin eline düşmüş, esirin elinde esir ama esir onu hür bırakıyor, ona dokunmuyor.
Neticede o hüzünlü gün gelir, müşrikler Hübeyb’i ve Zeyd’i Mekke’nin dışındaki ten’im denilen meydana çıkarırlar. Bedir’in intikamını görmek için Mekke halkı oradadır. Kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar…
Kocaman bir dar ağacı kurulmuştur. Hübeyb’i direğe bağlarlar.
Ölüm Hübeyb’in gözlerinin içine bakarken, Ebu Süfyan gelir. Ebu Süfyan henüz Müslüman olmamıştır o zaman. Ona son bir teklifte bulunur. Der ki:
“Ey Hübeyb, dininden dön seni serbest bırakalım. Mekke’de baş tacı edelim.”
Hübeyb’in cevabı kısa ve nettir:
“Dünyayı ayaklarımın altına serseniz İslam’dan bir zerre feda etmem,” der.
O sırada Hübeyb cellatlarına döner, sesi ne titrer ne de bir korku emaresi taşır:
“Bana müsaade edin, ölmeden önce iki rekat namaz kılayım.” Müşrikler şaşırırlar.
“Peki kıl,” derler.
Hübeyb dar ağacının gölgesinde namaza durur fakat namazı çok uzatmaz. İki rekatı hafifçe kılıp selam verir. Müşriklere döner ve tarihe geçecek o asil cümleleri söyler.
Buyurur ki:
“Vallahi eğer ölümden korktuğumu, ölümden kaçmak için namazı uzattığımı düşünmeyeceğinizi bilseydim bu namazı daha da uzatır, secdede daha çok kalırdım.”
İşte bu da bir asalet ve ihlastır. Ölürken bile düşmanının zihnindeki korktu zannını silmek isteyen bir izzettir bu.
Bu namaz İslam tarihine idam edilmeden önce kılınan iki rekât sünnet olarak nakşedilir.
Müşrikler onu tekrar dar ağacına bağlarlar. Hübeyb etrafına bakar. Bir tek dost yüzü yoktur. Hepsi kin ve nefretle bakan düşmanlardır. Rabbine şöyle niyazda bulunur:
“İlahi burada düşman yüzünden başka bir yüz göremiyorum. Resulüne benden haber iletecek, selamımı götürecek kimse de yok. Ona selamımı sen ulaştır ya Rabbi.”
Aynı saatlerde yüzlerce kilometre uzakta Medine-i Münevvere’de, Mescid-i Nebevi’de ashabıyla oturuyor, Allah Resulü sallallahu aleyhi ve sellem. Birdenbire derin bir vecd halinde:
“Ve Aleyhisselam,” buyuruyor.
Ashab-ı kiram hayretle soruyor:
“Ya Resulallah kimin selamına karşılık verdiniz?”
Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem gözleri dolmuş hüzünlü bir sesle buyurur:
“Kardeşiniz Hübeyb’in selamına. İşte Cibril, Hübeyb’in selamını getirdi. Müşrikler onu şehit ediyorlar.”
Mesafe ne kadar uzun olursa olsun aradaki yollar kısalmış, zaman kısalmış. Selam Resulullah’a ulaşmıştır. -Aleyhisselam-.
Ebu Sufyan Hübeyb’in yanına iyice sokulur. Onun bu teslimiyetini, bu metanetini aklı almamaktadır. Son bir koz olarak insanın en zayıf damarına, can tatlılığına ve ailesine oynamak ister. Sorar:
“Ey Hübeyb, doğru söyle. Şimdi senin yerinde Muhammed’in olmasını -aleyhisselatü vesselam- onun idam edilmesini senin ise evinde çoluk çocuğunun arasında sağ salim oturmanı ister miydin?”
Soru zehirli ve ağırdır. Ama Hübeyb’in kalbindeki Peygamber sevgisi her türlü dünyevi endişeleri ve ölüm korkusunu çoktan eritmiştir. Hübeyb bu sual üzerine hiç tereddüt etmeden:
“Asla!” der. “Allah’a yemin ederim ki değil benim yerimde onun olmasını istemek, şu an bulunduğu Medine-i Münevverede mübarek ayaklarına bir tek dikenin batmasına bile benim gönlüm razı olmaz. Onun ayağına diken batacağına Hübeyb’in canı bin defa feda olsun,” der.
Herkes dona kalır. Bu nasıl bir aşktır, bu nasıl bir bağlılıktır? Ebu Süfyan tarihe geçecek şu itirafı yapmak zorunda kalır:
“Ben dünyada Muhammed kadar -aleyhisselatü vesselam- arkadaşları tarafından delice sevilen başka hiç bir kimse görmedim,” der.
Ve Hübeyb’i şehit ederler.
Saadet Mektebinin Aşk Muallimleri
Biz şimdi bu on muallim sahabe-i kiram’ın yolculuklarının başından sonuna kadar, kıssalarından, karşılaştıkları olaylardan ne anlamamız gerekiyor?
Sahabenin bize bıraktığı miras bir tarih hikayesinden öte bir saadet mektebidir. Bize:
“Sevecekseniz böyle sevin,” diyen birer aşk muallimidir onlar.
“Peygamberin ayağına diken batmasın,” diye kendi canından vazgeçenlerin yoludur bu yol.
Orada Hübeyb dese ki:
“Evet onun benim yerimde olmasını isterim,” onu affedebilirlerdi. Dininden döndüğünü onlara söylese affedebilirlerdi. Ama zerre taviz vermedi.
“Bırakın onun benim yerimde olmasını, ayağına bir diken dahi batmasına gönlüm razı olmaz,” buyurdu.
Bunu söylediği için kellesinin gideceğini biliyordu.
Tasavvufta “Fena makamı” vardır. Yani sevenin sevdiğinin varlığında kendi varlığını eritmesi ve yok saymasıdır. Hübeyb Radıyallahu anh dar ağacında şehadetini beklerken kendi acısını tamamen unutmuş o esnada Medine’deki Efendimizin ayağına batma ihtimali olan dikenin endişesini taşımaktaydı. Bu tasavvufi manada Fena fir-Resul makamının zirvesidir.
Kendi nefsini ve acısını sevgilisinin rahatı ve selameti uğruna tamamen hiçe sayma ahlâkıdır.
Hübeyb radıyallahu anh Mekke’de:
“Allah’ım ona selamımı ulaştır burada senden başka kimsem yok,” dedi. Mekke ile Medine arasında yüzlerce kilometre mesafe vardır. Fakat sadakat ve ihlas öyle bir köprüdür ki mesafeleri saniyeler içinde dürer ve onu en kısa hale getirir, birleştirir, adeta mesafesiz bırakır.
Efendimizin sallallahu aleyhi vesellemin Medine’de; “Ve Aleyhisselam,” buyurması selamın ona ulaşması tasavvuftaki kalpten kalbe giden gizli yolun ve rabıtanın da en tatlı kandilidir.
Ölüm fermanı imzalanmış bir insanın namaz kılmak istemesi namazın müminin hayatındaki yerini gösteriyor.
“Ölüm korkusundan namazı uzatıyor,” diye düşünmesinler diye namazı kısa tutması ise tam bir rıza ve izzet makamıdır. Hübeyb radıyallahu anh kulluğun şerefini düşmanın zannına kurban etmedi. Ölürken bile İslam’ın izzetini ve mü’minin vakarını muhafaza eyledi.
Zindandayken elinde keskin ustura verken ev sahibinin küçük çocuğunu kucağına alıp seven ve kadının korkusunu görünce:
“Biz hainlik etmeyiz, korkma,” diyen kendisinin katili olacak bir evin annesini teselli eden Hübeyb. Başta bize sonra tüm âleme İslam’ın adalet ahlâkını öğretti.
Mümin, kendisine zulmedenlerin masum evlatlarına zarar vermeyi aklından bile geçirmez. Esirken bile zarafetini nezaketini ve emin sıfatını kaybetmedi ve bize de bu yolu gösterdi.
Ebu Süfyan’ın:
“Ben dünyada Muhammed kadar -aleyhisselatu vesselam- arkadaşları tarafından sevilen birini görmedim,” itirafı ahlâkî bir zaferdir. Düşmanınız bile sizin birbirinize olan bağınıza, sevginize ve sadakatinize hayran kalıyorsa siz davayı manen kazanmışsınız demektir.
Bugün biz Müslümanlar dünyaya İslam’ı sadece delil getirerek değil birbirimizi Hübeyb gibi severek, güzel ahlakı kuşanarak, İslam’ı yaşayarak göstermek zorundayız. İslam’ı kendi halimizle anlatmak zorundayız. Örnek oluşumuzla İslam’ı tebliğ etmeliyiz.
Hübeyb bize asil bir ayna tuttu. O ve arkadaşları insanlara harf ve yazı öğretemeden şehit düştüler. Ama kıyamete kadar sadakati, dik duruşu, mücadeleyi, aşkı, asaleti, onur ve adaleti öğrettiler. O kısacık birkaç günlük yolculuklarında ve sonrasında İslam’ın ve İmanın muazzam hasletlerini öğrettiler.
Şimdi o aynaya bakıp kendimize sormamız gerekir. Bizim kalbimiz o Rahmet Peygamberi’nin sünneti, ahlâkı ve emanetleri karşısında ne kadar titriyor?
O’nun -aleyhisselatu vesselam- davasına ve ümmetine bir zarar gelmesin diye ne kadar dertleniyor ve gayret ediyoruz?
Sahabe, Rasulullah’ı sadece tanımadı. Onu candan aziz bildiler. Bizim de onu yalnız dilimizle değil, sünnetine sarılarak, ahlâkını yaşayarak ve davasına sadakat göstererek sevgimizi ispat etmemiz gerekir.
Rabbim cümlemizi sahabenin o halis, o yanık muhabbetiyle rızıklandırsın. Gönlümüzü Efendimizin sallallahu aleyhi ve sellem sevgisiyle nakış nakış işlesin.
Allah-u Zülcelâl başta Gazze olmak üzere tüm mümin coğrafyalardaki kardeşlerimizin sıkıntılarını gidersin. Bizleri de onlara yardım etmeye vesile kılsın.
Allah-u Zülcelâl müminlere birlik beraberlik nasip eylesin. Müminlerin kalplerine birbirlerine karşı muhabbet koysun.
Allah-u Zülcelâl hepinizin sıkıntılarınızı gidersin. Sizlere hastalarınıza şifalar ihsan eylesin. Dünya ve ahirette mesud, bahtiyar kılsın. Allah-u Zülcelâl rızkınıza, ticaretinize bereket koysun. Sâdâtların yolunda, sırat-ı müstakimde sabit kılsın.
Âmin.