HASBİHAL / Manevî Aidiyet
HASBİHAL
Manevî Aidiyet
Hüseyin USTAOĞLU
Sadece başı dumanlı dağların derdi değildir, kasvet. Dert küpü her omuzun üzerine düşmüş yüktür de aynı zamanda.
İnsan, tek bir çizgi üzerinde yürüyen ya da bir şebeke hattının tek başına uzanmış hat teli de değildir. Adeta fiber optik kablo misalidir. Ya da topak halindeki yumağın dağılmış hali gibi. Bazen de bir dikenli tel topağının dağılmış misali. Çözmeyi başarana aşk olsun bu demlerinde. İnsana yine kendisi yardımcı olur insanın. Yine kendisi başarır, Allah’ın Celle Celâlühü yardımı ile bu halinden kurtulmayı. Omzundaki yükleri tıpkı bir vinç kullanıcısının kaldırma maharetiyle. Bir örgücünün yumağın ipini kopartmadan ve düğüm yapmadan çözme ustalığıyla…
Başı üstündeki bulutları yine kendisi dağıtır insan. Aynen bulutları öteleyen güneş misali. Tel örgü halkasının dikenli telleri arasından yara almadan geçen ve kaçan kamp esiri gibi.
Evet, inişli çıkışlıdır insan hayatı, fikir, duygu ve düşünceleri. Testere dişini andırır grafik eğrileri kimi zamanlar da. Öyle tek ve düz bir çizgi değildir hiçbir zaman. İndiğinde çıkmasını, zirve yaptığında durmasını bilmeli insan. Kasvetini de dağıtmalı, coşkusunu da bir noktadan sonra frenlemelidir. Zira hayat dengededir.
Dengesizliklerse zaten bünyemizin ana sorunu. Bütün bunları yaparken ölçü bellidir. İnsanı Yaratan insan için en güzel ölçüleri de koymuş. Tabiatı düzenlemiş. İnsanın kimyasını, anatomisini, ruhunu hasılı bütün olarak her halini mucizevi yaratmış.
O halde kullanım kılavuzu olan Kur’an-ı Kerim ve bizzat uygulama sahası olan Sünneti Resulullah Sallallâhu Aleyhi ve Sellem’in yaşantısına uyulduğu sürece insan her yönden rahat edecektir. İşte bunu yaşamanın topluca karşılığı maneviyat ve huzur anlamına gelmektedir.
Peki nasıl olacak bu iş?
Kasvetin çöktüğü mekânların; aurası negatiftir zira. Etrafını bile rahatsız eden bir hava bırakır indiği yerlere. Kalıcı gerginlikler bırakır sindiği ortamlara. Hızını keser insanın, durağanlaştırır gidişatını.
Bu hal hiç de tasvip edilen bir durum olmasa gerektir bireysel olduğu kadar çevre açısından da. Ancak “acil” alarmı verilerek hızla yetişecek teknik ekipman desteği kurtarır insanı. Şayet kendi mahareti ve marifetiyle kurtulamamışsa. Takviye güçlere ihtiyaç vardır. Zira kasvet; yutulmayacak bir hava, yenilmeyecek acı nebatat gibidir. Hem de onca latif güzellikte, leziz tatlar dururken…
İşte sözünü ettiğimiz bu durumdan yani kasvet ve mânâsızlık zulmetinin yükünden, insanı kurtaracak olan el veya güç, insanın yine kendi iç dinamiklerinde saklıdır. Yani maneviyatla mümkündür. Çünkü maneviyatı güçlü olan insan derdin ve sıkıntının nereden geldiğini bilir. Dert vesilelerle geliyorsa şifası da aynı yoldan gelecektir.
O vesilelere tutunarak, manevî destek alarak insan sıkıntılarına derman bulur. Derdi vereni hatırladığında işin çözümü başlar. Mânânın kapılarını aralayan insan kendisine ilaç verecek gönül doktorlarını da bulur. Muhakkak ki rahmet insanları mahlukata da rahmet olmakla vazifelidirler.
Aksi halde insanın iç dünyası yardım etmezse dışarıdan gelecek yardımcı kuvvet pek de işe yaramaz böyle hallerde. O zaman çare mi dediniz?
Çare Manevî Zenginleşmede…
Çare; manevî zenginleşmede yatmaktadır. Amel, ibadet, zikir ve itaat de gizlidir. Ruhanilerle bir arada bulunmakla, zikir yapmakla rabıta kurmakla, tefekkür etmekle, sünnet ahlakını yaşamakla mümkündür.
Böylece maneviyatı güçlü olanlar; bir anda silkinerek karabulutları dağıtabilir, kasvet yüklü bulutları yırtar, engellerini kaldırır ve zincirlerini kırabilirler. Sağlam ve maneviyat temeli üzerine oturmamış yapılarda ise insanın binası sarsıntı yaşar ve çökmeye başlar.
Ümitsizlik çukuruna düşenler, mana erlerinden takviye kuvvet almak yerine sorunları unutma ya da öteleme yolunu seçer. Kasvet ve dertlenmesine sebep olan konu ile yüzleşmekten kaçarlar. Beklemek soruna çözüm sanırlar. Unutmak içinse; içki, kumar vb. kötü alışkanlıklarda ararlar teselliyi. Tövbe kapısına sığınmak dururken böylesi daha da kaybettirir kasvet yüklenmiş dert sahibi insanlara…
Böyle bir insana yapılacak hatırlatma, iç dinamiklerini harekete geçirmek, onu kendiyle yüzleştirmek olmalıdır. Manevî zenginliğin takviyesiyle harekete geçecek bir motivasyon, hayatın güzel yüzlerinin kendisi için hala var olduğunu onlara gösterebilir. Hayatla mücadeleye tekrar dönebilir.
O yüzden başımıza ne hal gelirse gelsin, ruh halimiz ne kadar kasvette olursa olsun, kendimizi besleyeceğimiz manevî kaynaklara dikkat kesilmemiz lazım. Elimizden tutacak düzgün dostlar, teselli olabilecek “gönül güzeli” insanlar ve bizi ayağa kaldıracak maneviyat sağanağı olabilecek iç ve dış destekçilerimiz olmazsa olmazlarımızdandır.
Küresel güçler dünyaya bir cahiliye devri yaşatmaktadır. Onların akılcı, çıkarcı ve sapık fikirleri dünyayı kurtaramaz. Hayatları karatmaktan başka bir şey yapmamışlardır.
Allah korkusunun olmadığı, ahirette hesap verme inancının yeşermediği her yer adaletten ve rikkatten uzak kalmaya mahkumdur. O nedenle çare yine İslam dininin sarsılmaz ölçülerinde saklıdır.
Kurtuluşun anahtarı Kutlu Nebî’nin sünnetlerine tâbi bir hayat nizamı tesis etmekte gizlidir. Böyle olduğunda hayat her türlü zorluğa rağmen tüm güzellikleriyle ortadadır. İnsan ahireti için yatırım yapar. İyiliklerini çoğaltır. Allah’a tevbe ile ve amelleriyle daha çok yaklaşır. Aldığı her nefesi bir fırsata dönüştürür.
İnsan için sıkıntının başladığı yerde diğer taraftan bir rahatlık, karanlığın başladığı yerde ise güneşin doğuşunu beklemek vardır. Tıpkı, her zehrin bir panzehiri, her derdin bir devası ve her hastalığın bir şifası olduğu gibi. Yeter ki, düştüğünüzde elinizden tutacak; gerçek, ketum ve kadim dostlarınız, merhamet sahibi velileriniz yanınızda yörenizde olsun…
Modern İnsan Köksüz ve Yalnız
Bunca gürültünün içinde insan sessizleşiyor. Kelimeler çoğaldıkça anlamı da azalıyor. Öyle bir çağ ki, insan nereye ait olduğunu bilmeden savruluyor. Köklerinden kopmuş, ruhundan bihaber, kendini anlamlandıramayan bir kalabalığın içinde tek başına kalmış. Çünkü bireycilik körüklenmiş.
Yüzyılın projesi; İnsanı yalnız bırak ve sömür!
“Ben, ben” diyerek egosunu şişir, kendisine yabancılaştır. Bilmediği nefsine tapındır. Sonrası mı dediniz? Dünyanın kalabalığında ruhunu kaybetmek…
Aidiyetsizlik, insanın en büyük sınavı. Çünkü kişi, aidiyet duygusuyla anlam bulur. Ruhun Rabbi’ne aidiyeti koparsa, ne kalır geriye? Banka hesapları, makamlar, statüler, ekranlardan üzerimize boca edilen sahte mutluluklar mı? İnsan kendini bunlarla mı tamamlar? Oysa Mevlânâ’nın dediği gibi: “Kendini noksan gören, kemale ermiştir.” Ama biz, kendi eksikliğimizin farkında bile değiliz.
Kendine cahil kalıp her şeyi bildiğini sanan lafazanlar olduk. Huzursuzluk içimize çöreklenmişse, bir boşluk varsa, bunun sebebi nedir? Belki de aradığımız huzur, özümüzü kaybettiğimiz yerdedir.
Hakikatin ışığını görebilmek için, önce neyi kaybettiğimizi anlamak gerekir. Modern dünya bize her şeyi sunduğunu söylerken, aslında elimizden en kıymetlimizi aldı. Yani manevi aidiyetimizi. Kendi içimizde bir gurbet yaşıyoruz, lakin bunu fark etmiyoruz bile.
Büyük tasavvuf insanı Beyazıd-ı Bistâmî kuddise sırruh’un şu sözleri geliyor aklımıza:
“Bunca ilim öğrendim, bunca hikmet işittim, ama beni hakikate ulaştıran iki şey oldu. İlki; kalbimi her türlü dünyevî bağdan temizlemek, ikincisi ise gönlümü Allah’a vermek.”
Peki ya biz? Gönlümüzü neye verdik? Hangi kalabalıkta ruhumuzu kaybettik?
Şeyh Şaban-ı Velimiz de der ki:
“Dünya bir rüyadır, onun peşinden koşan bir hayal avcısıdır.”
Hayallere hapsolmuş bir nesiliz. Hem de hakikati unutarak…
Oysa insanın gerçek yuvası, Allah’a duyduğu yakınlıktadır. Ruh, oradan geldiyse, oraya dönmek istemez mi? Bütün bunların içinden bir çıkış yolu var mı peki? Elbette her zaman bir çıkış yolu bir umut kapısı vardır.
Henüz gün batıdan doğmamıştır. Her şeyin bir yolu vardır, Allah’a giden yol ise gönülden geçiyor. Bizden öncekilerin yaptığını yapabilmektir bu çıkış kapısı. Gönül perdesini kaldırabilmektir. Kaptan kılavuza tabi olmak, Mânâ Sultanlarının çeşmesinden ruh içebilmektir. Bu aidiyetsizliği aşmanın çaresi kendini dünyaya ait değil, Rabbi’ne ait hissederek huzura kavuşmaktır…
Ey ruhu gurbet içinde olan insan! Kendi evine dön. Gönlünün sahibine. Çünkü aidiyet, ancak O’ndadır.
O’na dönen hiçbir ruh; yersiz, yurtsuz, susuz, huzursuz ve kuraklıkta kalmaz.
Her daim dertlerinizin üstesinden geleceğiniz manevî bir güç içinde olmanız, sıkıntısız ve manevi zenginliğin içinde huzurlu bir hayat yaşamak duası ile…