AİLE VE TOPLUM / Aile Huzuru İçin Tevazu ve Güzel Ahlak

  • 04 Şubat 2026
  • 16 kez görüntülendi.
AİLE VE TOPLUM / Aile Huzuru İçin Tevazu ve Güzel Ahlak
REKLAM ALANI

AİLE VE TOPLUM
Aile Huzuru İçin Tevazu ve Güzel Ahlak
Gülistan Araştırma

Aile huzuru bir Müslümanın hayatında en büyük nimetlerden biridir. Bir insan ancak gönlü huzurlu ise hayattaki vazifelerini rahatça yerine getirebilir. İbadet esnasında huzurlu olmak dahi gönlün huzurlu, sakin olmasıyla mümkündür. Gönül huzurunda da aile huzurunun önemli bir tesiri vardır.
Günümüzde aile fertleri arasındaki huzursuzluk, hatta farklı türlerde ve boyutlardaki şiddet, sadece ailenin değil bütün toplumun huzurunu tehdit etmektedir. Elbette geçimsizlik ve şiddetin önlenmesinde herkese görev düşmektedir. Başta eşler olmak üzere tüm aile fertlerinin birbirlerine karşı sevgi, saygı, şefkat, merhamet, sabır ve hoşgörüyle muamele etmeleri kendilerinin yararınadır. Her fert kendi sorumluluğunu bilmeli ve davranışlarına dikkat etmelidir ki huzurlu bir ailede yaşamanın güzelliklerinden pay alabilsin.
Aile içi yaşanan tartışmaların büyük çoğunluğu enaniyet yani benlik nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Günümüz insanı sürekli nefsin enaniyetini tahrik eden bir zihniyetle yetiştirilmektedir. Medya, sanal alem ve çevre şartları insanlara sürekli kendi nefsini üstün görmeyi empoze etmektedir. Popüler kültürde sık sık “Sen önemlisin,” “Sen her şeyi hak ediyorsun,” “Daha fazlasını istemelisin,” gibi söylemlere rastlanılmaktadır. Bunlar insanların nefsani yönlerindeki kibri ve bencilliği kışkırtmakta ve ilişkilerde gerginliklerin artmasına sebep olmaktadır.
Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, ailede güzel geçim ve huzur ancak güzel ahlakla mümkündür. Zenginlik, güzellik, arzular, hevesler huzur getirmez. Asıl güzel ahlaklı insan ile hayatı paylaşmak huzur getirir. Güzel ahlakın alameti ise kişinin mütevazı yani alçak gönüllü olmasıdır.
Güzel Ahlakın Temeli Tevazu
Tevazu bütün ilişkilerde güzel geçim için vazgeçilmez bir ahlâktır. Ama hele ailede tevazu olmadan asla gerçek huzur bulunmaz.
Tevazu her şeyden önce kişinin haddini bilmesidir. Haddini hududunu bilmeyen, küstah insan güzel ahlaktan nasip almamış demektir.
Konuşmasında, davranışlarında ölçü tanımayan, edeb bilmeyen insan küstahtır, kibirlidir, kendini beğenmiştir. Böyle bir insan devamlı karşısındaki kişiyi sinirlendirir, öfkesini tahrik eder. Sabretmek, taviz vermek de iyi netice vermez. Çünkü bu sefer de hep kendini haklı zanneder, üstün görür, iyice şımarır.
Hep “ben, ben” diyen kişiyle huzur olmaz. “Hep ben haklıyım,” diyenle güzel geçinmek mümkün olmaz. Güzel ahlâk kendi haddini bilmek ve karşısındakinin hakkını tanımak demektir.
Tevazu, hakkı kim söylerse söylesin kabul etmektir. Tevazu hakkı hak bilmek, kendi hakkına razı olmak, karşısındakinin hakkına saygı duymaktır.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Kalbinde zerre kadar kibir olan kimse cennete giremez.” Sahâbînin biri:
“İnsan elbise ve ayakkabısının güzel olmasını arzu eder,” deyince Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem:
“Kibir, hakkı kabul etmemek ve insanları küçümsemektir.” (Müslim, Îmân 147) buyurdu.
Tevazu hakiki müminin ahlakıdır. Çünkü bir mümin yüceliğin sadece Allah’a mahsus olduğunu kabul eder, kendini üstün görmez. Herhangi bir sebeple veya bahaneyle kendinde bir üstünlük vehmedip karşısındakini küçümsemez.
Kibir Huzursuzluk Kaynağıdır
Gerçekten Allah’a yönelmiş, İlâhî aşktan bir derece tatmış, maddenin ötesinde bir âlemin olduğunu anlayıp ona kalbini açmış bir insanla geçinmek çok kolaydır. Çünkü bu insanın derdi Allah’tır, huzuru Hak iledir.
Derdi “ben” olan kişinin derdi bitmez. Enaniyet sahibi, kibirli insan ne huzur bulur ne huzur verir. Etrafına yaydığı huzursuzluk ona döner, ömrü daima benlik çekişmeleriyle tükenir gider.
Günümüz psikoloji çalışmalarında kibir ve bencilliğin hastalıklı bir hal almış şekline narsizm denilmektedir. Birçok psikoloji konuşmasında narsist insanlarla geçinmenin imkânsız olduğu, onların kendilerini hep üstün gördükleri, asla hatalarını kabul etmedikleri anlatılmaktadır. Psikiyatri alanında çalışan hekimler de narsist kişilerin bozukluk ve hastalıklarını kabul etmediklerini, o yüzden düzelmelerinin çok zor olduğunu ifade etmektedir. Aslında yapılan bu çalışmalar tasavvufun temeli olan nefis terbiyesinin önemini bir kez daha kanıtlamaktadır.
Dinimizin emrettiği ahlak bugün narsizm denilen nefsanî hastalıkların en iyi çaresidir. Esasen bir mümin Allah’ın kudret ve azameti karşısında kendini bir hiç bilir. İnsanın kibirlenmesi, Allah’a ait bir özelliğin kendinde de bulunduğunu iddia etmesi demek olur ki, işte bu haddini bilmemektir.
Allah-u Zülcelâl Kur’ân-ı Kerim’de kendisine verilen mal ile büyüklük taslayan, kendi ilmi sayesinde bunu elde ettiğini ileri sürerek benlik iddiasında bulunan Kârûn’un korkunç âkıbetini anlatmaktadır. Kârûn benlik davası sebebiyle azgınlaşıp sonunda Allah’ın Nebisi Hz. Musa aleyhisselama karşı ihanete kalkışmıştır. Bunun neticesinde de servetiyle birlikte yerin dibine geçirilmiştir.
Ailemiz Bize Emanet
Mümin hiçbir zaman unutmamalıdır ki, Allah-u Teâlâ insanları sırf kulluk etsinler diye yaratmıştır. Kulluk vazifelerini yerine getirerek marifet ehli olsun, Rabbini tanısın ve Rabbinin yüceliği karşısında kendi acziyetini, muhtaçlığını daha da iyi fehmetsin diye çeşitli vazifeler yüklemiştir.
Ailevî münasebetler ve vazifeler de kulluk vazifelerimizin bir bölümünü oluşturmaktadır. Bizler ailemizdeki rolümüzü yerine getirirken aslında yine Allah’a kulluk görevimizi yerine getirmiş oluyoruz. Çünkü aile kurmayı Allah-u Zülcelâl meşru kılmıştır.
Ailemizdeki diğer fertler Allah’ın bize emanetidir. Her şeyden önce yarattığı bütün mahlukat Allah’ın kulu olmak bakımından Allah’ın mülküdür. Mülkün sahibi Allah-u Zülcelâl olduğuna göre bize düşen onun bütün kullarıyla münasebetlerimizde mülkün sahibine karşı mesuliyet duymaktır.
Eğer Rabbimiz bizi bazı kulları üzerinde söz ve yetki sahibi kılmışsa bu bizim için ilave bir mesuliyettir. Biz kendimizden olduğu kadar onlardan da sorumluyuz demektir. Acaba biz bu mesuliyetimizi ne kadar yerine getirebiliyoruz? Onlara üstünlük taslamak yerine bunun üzerinde düşünmemiz gerekir.
Ailedeki mevkimiz bizi kibre ve katılığa sevk etmemeli. Eğer Rabbimiz bize bazı nimetleri daha çok vermişse veya bazı yetenekler bakımından bize daha fazla lütufta bulunmuşsa, bu bizim kibirlenmemizi değil, O’na daha fazla şükretmemizi gerekli kılar. Bizden daha az lutfa ermiş insanları hor ve önemsiz görmek ise bu imtihanı kaybetmek demektir.
Her şeyden önce Cenâb-ı Hak karşısındaki acziyetimizi asla unutmamalıyız. Allah’ın takdiri karşısında boynumuzun kıldan ince olduğunu asla aklımızdan çıkarmamalıyız. Kulluk vazifelerimizi ve ailemize karşı mesuliyetlerimizi hakkıyla yerine getiremediğimizi düşünüp üzülmeli, Allah-u Zülcelâl’den yardım istemeliyiz. Önce kendi kusurlarımızı düzeltmekle meşgul olmalı, başkalarına tepeden bakıp, kusur araştırıp durmamalıyız.
Kibirli insanların kalbi katı olur. Kolay kolay kimseyi sevmez, takdir etmez, iyi yönlerini görmez. Kusur arayıcı olur ama kendi kusurunu kabul etmez. Halbuki dinimiz ülfeti, merhameti, affediciliği ve kusurları örtmeyi emreder.
Bir müminin iyi hali kötü halinden daha fazla ise o iyi insan kabul edilir ve diğer kusurları affedilir. İnsanların ayıplarını araştırmamak, ufak tefek kabahatlerini örtmek, her mü’minin, beşerî münâsebetlerinde dikkat etmesi gereken mühim bir husustur.
Nitekim Cenâb-ı Hak, bir kimsenin kusurunu ve gizli hâllerini araştırmayı; “Birbirinize karşı tecessüste bulunmayın…” (Hucurât, 12) buyurmak sûretiyle yasaklamıştır. Hatta bir ailenin fertlerine düşen, birbirinin ayıplarını örtmek, ufak tefek hataları hoş görmektir.
Elbette aile reisi ailesini korumak için bazı kurallar da koyacaktır, bunlara da saygı gösterilmelidir. Ailemizdeki fertleri muhafaza etmek için bazı kurallar koyuyorsak, bu kurallara saygı bekliyorsak biz bunu da Allah’ın emri olduğu için, o niyet ile yapmalıyız. Bunu da aile fertlerine anlatmalıyız. En önemlisi de güzel örnek olmalıyız. Bizi örnek almaları için güzel ahlaklı olmalı, kendimizi sevdirerek saydırmalıyız.
Gönüllerini Kazanalım
Aile reisine düşen görevlerden biri de aile fertlerinin gönlünü kazanmaktır. Bunun için her birini neyle mutlu olacaksa onu yaparak mutlu etmek, sevindirmektir. Zaman zaman hanımına iltifat etmek, çocuklarla şakalaşmak ailede neşe ve mutluluğa vesile olur.
Ailede her bir kişinin sıkıntılarıyla ilgilenmek, üzüntüleri varsa teselli etmek, yorgun ve bıkkın olduğu zaman biraz dinlenmesi ve rahatlamasını sağlamak aile reisinin onlarla sağlam bağlar kurmasına vesile olur. Onları gezmeye götürmek, ferahlamalarını sağlar. Yeniden enerjilerini toplamalarına yardımcı olur. Elde imkanlar varsa israfa kaçmadan helâl dairesinde keyifler yaşamak, aileye bağlılığı artırır.
Peygamber Efendimiz aleyhisselatu vesselam da ailesiyle münasebetlerinde bunlara özen gösteriyordu. Allah’ın katındaki yüksek derecesine rağmen, ev halkının seviyesine inerek kendileriyle ilgileniyor, iltifatlar ediyor, şakalaşıyordu. Bunun için tevazu gösteriyor, herkese derece ve seviyesine uygun davranıyordu. O kadar ağır vazifeler altında ve büyük dertlerle uğraşırken bile eline geçen ufak bir fırsatı değerlendiriyordu. Hz. Aişe annemiz ile koşu yarışı yapması, kılıç kalkan gösterisini seyrettirmesi buna örnektir. Bu gibi küçük şeylerle hanımının gönlünü ferahlandırıyordu.
Allah-u Zülcelâl bir kulunu sevdi mi ona basiret verir, kalbini genişletir, nefsinin katılığını giderir. Böyle bir kul Allah’ın nuruyla bakar ve şeytanın hilesini fark eder. Şeytanın dürtüklediği kötü duyguları kontrol altına alır. Nefsanî arzulara temayül göstermez. Böyle bir kişinin hayattaki bütün kararları doğru, bütün davranışları olgun olur. Şahsiyet sahibi, güzel ahlaklı bir kişi olur. Çünkü güzel ahlakın esası, gönlü Allah’a bağlamaktır.
Tevazu kalbin edebidir. Kalbinde Allah’a karşı haşyet ve muhabbet olan kimsenin gönül halidir. Gönlüne bu güzel ahlakı yerleştirmiş olana Allah rahmetiyle nazar eder, bütün işlerinde yardımcısı olur.

REKLAM ALANI
REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ