İRFAN SOHBETİ / Seraba Koşan Su Bulamaz

  • 04 Mayıs 2026
  • 167 kez görüntülendi.
İRFAN SOHBETİ / Seraba Koşan Su Bulamaz
REKLAM ALANI

İRFAN SOHBETİ

Seraba Koşan Su Bulamaz

Seyda Feyzullah Konyevî -KS-

REKLAM ALANI

Bu kâinatın bir düzeni varsa, elbette bir düzen koyucusu da olmalıdır. Bu muazzam kâinat sahipsiz değildir. Bir saatin ustası olduğuna inanan insan, gezegenlerin yörüngesini kimin ayarladığını nasıl inkâr edebilir? Küçücük bir saatin kendiliğinden var olamayacağını kabul eden akıl, bu devasa kâinatın kendiliğinden meydana geldiğini nasıl düşünebilir?

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurur:

إِنَّ فِى خَلْقِ ٱلسَّمَـٰوَٰتِ وَٱلْأَرْضِ وَٱخْتِلَـٰفِ ٱلَّيْلِ وَٱلنَّهَارِ لَـَٔايَـٰتٍۢ لِّأُو۟لِى ٱلْأَلْبَـٰبِ

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda, akl-ı selim sahipleri için elbette ibretler vardır.” (Âl-i İmrân, 190)

Dünyanın aldatıcı ihtişamına kapılan ve hakikati unutan insanın misali şudur: Uçsuz bucaksız bir çölde, dili damağına yapışmış hâlde yolculuk yapar. Uzaktan parıldayan bir su görür ve umutla ona doğru koşar. Fakat yaklaştıkça bunun bir serap olduğunu anlar. Yorulmuş ve ümidi tükenmiştir. Oysa arkasında, fark etmediği bir vaha vardır: Berrak su, hurma ağaçlarının gölgesi ve güvenli bir sığınak… Fakat o, gözünü sadece seraba diktiği için gerçek kurtuluşu göremez.

İşte dünya hırsına kapılan insanın hâli de böyledir.

Serap; insanın peşinden koştuğu geçici mal, şöhret, kariyer, nefsanî arzular ve heveslerdir. Vaha ise Allah-u Zülcelâl’in rahmet ve mağfiretine ulaştıran gerçek yoldur. İnsan kalbi iman ve takvayla dirilmedikçe, gerçek kurtuluşun yanı başında olduğunu idrak edemez.

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurur:

“Kâfirlere gelince, onların amelleri ıssız çöllerdeki serap gibidir ki susayan onu su zanneder. Nihayet ona vardığında orada hiçbir şey bulamaz. Üstelik yanı başında, inanmadığı ve kendisinden sakınmadığı Allah’ı bulur. Allah ise onun hesabını tastamam görür. Allah hesabı çok çabuk görendir.” (Nûr, 39)

Demek ki bu dünyada bizim için iki taraf vardır: Biri gerçek kurtuluşun bulunduğu, eşyayı hakiki manasıyla gördüğümüz taraf… Diğeri ise eşyayı süslü ve cazip gördüğümüz, fakat gerçekte bir karşılığı olmayan taraf.

Bunu idrak edebilmek için insanın derin derin düşünmesi, kendisiyle muhasebe yapması gerekir. Kıyamet gününde başına gelecekleri daha bu dünyadayken düşünmeli; orada ameller tartılmadan önce burada kendi amellerini tartmalıdır.

Şöyle bir soru soralım:

Dünyada her şeye sahip olduğu hâlde intihar eden milyonlarca insan var. Neden bazı insanlar zenginlik içinde yaşarken, alkışlarla yürüdükleri sahneden bir gün sessizce çekilirler?

Neden serveti, şöhreti ve makamı olan insanlar bazen bir odanın karanlığında gözyaşlarına boğulur? İnsan, dertleriyle ve vicdanıyla baş başa kaldığında içini kemiren bir boşluk hisseder. Neden?

Neden milyonların olmak istediği yerde duran bazı insanlar, oradan kurtulmak ister; sahip olduklarından memnuniyet duymaz?

Dünyanın en zengin insanlarından biri bir röportajında şöyle diyor:

“Ben huzurlu değilim.”

En lüks arabayı alma gücüne sahiptir; alır. Fakat birkaç gün sonra o arabanın cazibesi kaybolur. Bakar ki aslında bir demir yığınından ibarettir; sadece onunla bir yerden başka bir yere gidip gelmektedir.

Dünya Sana Hizmet Etmeli

İnsan dünya nimetlerini kullanabilir; hatta kullanması gerekir. Allah-u Zülcelâl bunları boşuna vermemiştir. Dünya malını kullan, fakat onu kalbinde taşıma; ona bağlanma.

Peki dünya malına bağlı olmamak nedir?

Bağlı olmamak; onun seni Allah yolundan alıkoymamasıdır. Dünya malının seni Allah-u Zülcelâl’in zikrinden, emir ve nehiylerinden uzaklaştırmamasıdır. Hatta sahip olduklarını Allah yolunun hizmetine sunabilmendir. O zaman sen mala bağlı olmazsın; mal sana bağlı olur. Böyle olunca insanın istediği kadar malı olabilir ve bu ona zarar vermez.

Az önce bir soru sormuştuk:

“En zengin ülkelerde bile neden bu kadar çok intihar vakası var?”

Çünkü insan, ruhundaki boşluğu maddi şeylerle doldurmaya çalışarak büyük bir aldanışa düşmektedir. Yanlış ilacı kullanmakta, ruhuna yanlış tedavi uygulamaktadır. Bu durum, susuzluktan ciğerleri kavrulan bir yolcunun çölde su yerine altın araması gibidir…

Oysa çölde altın aranmaz, su aranır. Çünkü orada insanın hayatı suya bağlıdır. Kalbin hayatı da Allah-u Zülcelâl’in zikrine bağlıdır. Zikrullah kalbin suyudur, ruhun âb-ı hayatıdır. İnsanın kalbini ve ruhunu ancak Allah-u Zülcelâl’in zikri diriltir ve mutmain kılar. Allah-u Zülcelâl hepimizi kalbini Zikrullah ile mutmain eden kullarından eylesin.

Gafil insan ise açlığını ve susuzluğunu altın ve şöhretle, yalnızlığını geçici ilişkilerle gidermeye çalışır. Ulaştığı her hedef bir öncekinden daha parlak görünür. Fakat dokunduğunda elinde topraktan başka bir şey kalmaz. Altın diye sarıldığı şeyler bir gün toprağa dönüşür. Hepsi çürür, gider. İnsan o an kendini avutabilir; gününü geçirir ama yarınını tamir edemez.

Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede şöyle buyurur:

“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs; aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir. Tıpkı bir yağmura benzer ki bitirdiği otlar ekicilerin hoşuna gider. Sonra kurur; sapsarı olduğunu görürsün, sonra da çer çöp olur. Dünya bundan ibarettir. Ahirette ise çetin bir azap, Allah’tan bir mağfiret ve bir rıza vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” (Hadîd, 20)

Dikkat edilirse Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimelerde sık sık dünyanın aldatıcılığını hatırlatır. Bu yüzden dünyaya çocuk aklıyla bakmamak gerekir. Çünkü dünya, aslında âhiret için kullanılabilecek bir imkândan ibarettir.

Bir insan dünyanın en zengini olabilir; hatta bu bir Müslüman için hayra da vesile olabilir. Nitekim Hz. Peygamber -sav- şöyle buyurmuştur:

“Salih mal, salih kişi için ne güzeldir.” (Taberânî)

İslam ahlakına göre zâhid olmak fakir olmak demek değildir. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman ve Hz. Abdurrahman bin Avf (radıyallahu anhum) gibi sahabeler hem zengin hem de zâhid kimselerdi. Önemli olan malın nerede kullanıldığı ve insanın kalbinin ona bağlanıp bağlanmadığıdır.

İnsan dünyaya değil Allah’a bağlı olmalıdır. Dünya senin elinde olabilir; fakat kalbinde olmamalıdır. Mal senin hükmünün altında olmalıdır; sen malın hükmü altına girmemelisin.

Dünya Tuzlu Su Gibidir

Dünya, susuz bir insana tuzlu su sunmak gibidir. İnsan içtikçe susar, susadıkça içer. Zenginlik biriktirir ama kalbi fakir kalır. Hiçbir şey onu tatmin etmez. Karnını doyursa bile kalbini doyuramaz.

Kalp dünyayla değil, mana ile doyurulur. Allah-u Zülcelâl’in zikriyle… İnsan Yaratanını andığında kalbin kilitleri açılır; huzurun anahtarı bulunur ve saadet güneşi kalpte doğar.

Hazreti Âdem yaratılır yaratılmaz nereye konuldu? Cennete… Hepimiz öldükten sonra nereye gideceğiz? İnşallah yine cennete. Demek ki bizim ilk yurdumuz da son yurdumuz da cennettir. Dünya ise sadece bir geçiş yeridir. Biz burada yolcuyuz.

Hz. Âdem’in yasaklanan meyveyi yemesinin sebebi de şeytanın onu ölümle korkutmasıydı. Şeytan, o ağacın yasaklanmasının sebebinin ebedî hayatı engellemek olduğunu telkin etti. Bu vesveseyle, bir anlık dalgınlıkla o meyveden yediler.

İnsan aslında sonsuzluk için yaratılmıştır. Bu yüzden geçici lezzetlerle kalbindeki açlığı doyuramaz. Bir çocuğun oyuncak arabasının gerçek bir arabanın yerini tutmaması gibi, dünyevî hazlar da ruhun derinliklerindeki hakiki ihtiyacı karşılayamaz.

Kalpteki o derin susuzluk ancak ebediyet pınarından içildiğinde diner. Geçici dünyanın suyu ise tuzlu su gibidir; içildikçe susuzluğu artırır.

Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede kâfirlerin amellerini çöldeki seraba benzetir. Gerçekten de bu geçici dünya bir serap gibidir. Uzaktan bakıldığında çok cazip görünür. Çünkü insan susuzdur ve karşısında su gibi dalgalanan bir görüntü vardır. Uzaktan serin bir su gibi görünür, hatta insan orayı cennet zanneder. Koşar, daha çok koşar; koştukça susuzluğu artar.

Namazını terk ederek, Kur’ân’ını terk ederek, Resûlullah’ın yolunu terk ederek dünyevî servetlerin peşinde koşar. Fakat onları elde etse bile huzur bulamaz. Bilakis kendini daha yorgun ve daha susamış hâlde bulur. Tatmin olamadıkça bazıları uyuşturucuya yönelir, bazıları her türlü ahlaksızlığa meyleder. Sınırları zorlar; fakat ne kadar zorlasa da aradığı mutluluğu bulamaz. Huzursuzluğu daha da artar.

Fânî şeylerle ebedî huzuru aramak, okyanusu avuçla taşımaya benzer. O okyanus kalptir, ruhtur. Kalbin içine sonsuzluk yazılmışken geçici şeyler onu tatmin edemez. Bu tatminsizlik zamanla sessiz bir çığlığa dönüşür. Adı bazen bunalım olur, bazen boşluk, bazen tükenmişlik… Fakat insan Allah-u Zülcelâl’in yoluna dönmedikçe, O’nun kalplere huzur veren zikrullah limanına sığınmadıkça gerçek huzuru bulamaz.

Dünya böyle bir yerdir: Herkes bir şeyler kazanır, sonra göçer gider. Servetler bir gün enkaza dönüşür. Nasıl ki yüz sene önce yaşayan insanların malları yok olup gittiyse, bugünün servetleri de bir gün yok olacaktır. İnsanların beraberinde götürdüğü tek şey amelleridir. İyilik tohumlarının dışında hiçbir şey bu dünyadan taşınmaz.

İnsanın yaptığı her iyilik, zerre miktarı da olsa bir yolculuğa çıkar. Ahirete doğru ilerler, kişinin mizanına doğru yol alır. Allah-u Zülcelâl’e yükselir ve melekler tarafından korunur.

Allah-u Zülcelâl şöyle buyurur:

“Muhakkak biz sizi gelmesi yakın bir azaba karşı uyardık. O gün insan, kendi elleriyle ne hazırlayıp gönderdiğine bakacaktır. Kâfir ise: ‘Keşke toprak olsaydım!’ diyecektir.” (Nebe, 40)

Kıyamet gününde insan dünyadayken ne yaptığını ve ahirete ne gönderdiğini görecektir. Kâfir ise pişmanlık içinde, “Keşke toprak olsaydım,” diyecektir.

İşte bu yüzden Allah’ı bulan huzuru bulur. O’nu bulamayan ise her şeye sahip olsa bile eksik kalır.

Allah-u Zülcelâl şöyle buyurur:

“O erler ki ne ticaret ne alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, namazı dosdoğru kılmaktan ve zekâtı vermekten alıkoyar. Onlar kalplerin altüst olacağı ve gözlerin dehşetle donakalacağı bir günden korkarlar.” (Nûr, 37)

Ayet-i kerimede “onlar öyle erlerdir” buyuruluyor; müminler övülüyor. Dikkat edilirse Allah-u Zülcelâl ticareti kötü görmüyor. Kötü olan, ticaretin insanı namazdan, zekâttan ve Allah’ı zikretmekten alıkoymasıdır. Mümin ticaret yapar, alışveriş yapar; fakat bunlar onu Rabbinden uzaklaştırmaz.

İnsan bu dengeyi kurduğunda huzuru bulur.

Gerçek huzuru arayan insan önce kendisini vereni bulmalıdır; yani Yaratanını… İnsan Yaratanını bulduğunda kalbindeki boşluk dolmaya başlar. O zaman hiçbir eksiklik onu tüketemez. Çünkü kalbindeki o boşluğu Allah-u Zülcelâl’in zikriyle doldurmuştur.

İnsan kalbin sahibini bulduğunda, aslında gurbetten gerçek vatanına hicret etmiş olur.

Hicret deyince İslam’ın ilk yıllarını düşünelim. Mekke’de müşrikler Müslümanların dinlerini yaşamalarına engel oluyordu. Bu yüzden Müslümanlar Medine’ye hicret ettiler ve orada dinlerini huzur içinde yaşadılar.

Bugün de insanın ticareti, dünyası ve meşguliyetleri onun dinini yaşamasına engel oluyorsa, o zaman kalbin hicrete ihtiyacı vardır. Yani kalbin, ibadetine engel olan o baskıdan kurtulup Medine’nin huzurlu iklimine yönelmesi gerekir.

İnsan ticaretini de Allah-u Zülcelâl’in ibadetine engel olmayacak şekilde düzenlemelidir. Böylece ticaret Allah’ın gazabına sebep olan değil, O’nun övgüsüne mazhar olan bir ticaret olur.

Nitekim ayet-i kerimede buyurulduğu gibi:

“Ticaretleri onları Allah’ı zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz.”

Allah-u Zülcelâl adeta böyle kullarıyla bütün mahlûkatına karşı övünür: “Benim böyle kullarım var.” Bundan daha büyük bir şeref var mıdır?

Çünkü insanın fıtratı Allah-u Zülcelâl ile bağ kurmak üzere yaratılmıştır.

Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:

“Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Ra’d, 28)

Bu ayet aslında her şeyi özetler. Kalbin huzuru başka yerde aranmaz. İnsan başka yerlerde ararsa, bir çocuğun oyuncakla oyalanması gibi oyalanır durur. Gaflet içinde yaşar; ölüm gelip çattığında ise iş işten geçmiş olur.

Öyleyse çözüm bellidir: Dünya işlerimizi yaparken Rabbimizi unutmamak, O’nu zikretmek ve O’na yönelmektir. İşte o zaman doğru tedaviyi uygulamış, doğru ilacı kullanmış oluruz.

Allah-u Zülcelâl hepimizin kalbini kendisine bağlasın. Niyetlerimizi ve amellerimizi kendi rızasına uygun kılsın. Bizi kendi yolunda ve rızasında kullansın.

Başta Filistin ve Gazze’deki kardeşlerimiz olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki mazlumlara yardım eylesin ve bizleri de bu hayırlı hizmetlerde kullansın.

Allah-u Zülcelâl sıkıntılarınızı gidersin, hastalarınıza şifalar ihsan eylesin. Dünya ve ahirette hepinizi mesut ve bahtiyar kılsın.

Rızkınıza ve ticaretinize bereket versin. Sâdâtların yolunda, sırat-ı müstakimde sabit kılsın. Hepinizi muvaffak eylesin.

Âmin.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ