HASBİHAL / İnsanın Kıyâmeti
HASBİHAL
İnsanın Kıyâmeti
Davut ZAT
İnanç sistemimiz içinde önemli bir yer teşkil eden kıyâmet, dünyanın sonuna işaret eden bir gerçekliktir. Gerek Kur’an-ı Kerimde gerekse Hadis-i Şeriflerde belirtilmesi nedeniyle de kesinlik arz eder. Hakkında bu denli nas olan ve inkârı mümkün olmayan hadiseyi Allah Celle Celalühü bizlere önceden haber veriyor. Zamanını sadece kendisinin bildiğini, ancak yaklaştığını (Zümer; 1) yakın olduğunu (Nahl; 77) ansızın geleceğini (A’raf; 187) bize bildirmektedir.
Bu konuda bizzat Sevgili Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem tarafından haber verilen birçok Hadis-i Şerif de bulunmaktadır. Âhir zaman olarak tanımlanan kıyâmet öncesi dönemde; dini duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması, dini yaşantıya gereken önemin verilmemesi, ibadetlerin terkedilmesi, ahlaksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren küçük alametlerden bahsedilir. Büyük alametler ise yine sahih kaynaklarla belirtilmiş olup ilim sahiplerinin ve ehil insanların görüş belirtmesi gereken bir husustur. O zaman bu zaman mıdır, belirtilen büyük alametler bunlar mıdır doğrusunu Allah Celle Celalühü bilir.
Alâmet denilen emare ise herkesin baktığı ama az kişinin gördüğü bir işarettir. Olmuş bitmiş bir felaketin tarihsel anlatımı değildir. Yaklaşan değişimin ayak sesi ve ön habercisidir. İnsan, başına gelenleri bir şekilde yaşar ve atlatır. Ancak, gelmekte olanı sezdiği hâlde yüzünü çevirmesi gafletinden değilse şayet, inkârındandır. Oysa Habibi Kibriya sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz; “İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları (Buhârî, Fiten, 25), ölümü temenni etmeleri (Buharî, Fiten, 25; Müslim, Fiten, 53-54), câriyenin efendisini doğurması (Müslim, İmân, 1), Hicaz’da bir ateşin çıkarak Busra’da -Şam yakınlarında bir yer- develerin ayaklarını aydınlatması (Buhârî, Fiten, 24; Müslim, Fiten, 42), İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması (Buhâri, Fiten, 25; Müslim, Fiten, 17), İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehaletin artması (Buhârî, Fiten, 4), Depremlerin çoğalması (Buhârî, Fiten, 25), Zamanın yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması (Buhârî, Fiten, 25), Cinayetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi(Buhârî, Fiten, 4; Müslim, Fiten, 18), Yahudilerle Müslümanların savaşmaları, Müslümanların Yahudileri öldürmesi (Müslim, Fiten, 79-82), Zinanın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması (Müslim, Fiten, 79-82)” şeklinde kıyâmete dair bu alametlerin bazılarını bize haber veriyor.
Ecel Kıyameti
Bireysel ölçekte ele aldığımızda ise kıyâmet, bir günün adı değildir yalnızca. Herkes onu gökten kopacak bir tufanın yahut yerin yarılacağı bir vaktin adı sanabilir. Oysa kıyâmet, bazen kişinin vicdanında kopar. Ne gök yarılır ne yer çöker. Ancak insanın içindeki denge dağılır. İşte düzenin çöktüğü her anın ortak ismi küçük kıyâmet değil midir bir bakıma? Bir hadisenin gerçekleşmesi durup dururken pat diye olmaz. Allah Celle Celalühü hikmet gereği olayları birtakım sebeplere bağlamıştır. Bu nedenle de kıyâmeti hazırlayan öncü sebepler olacaktır. Buradan da anlaşılıyor ki, aslında durup dururken değil de onu insanlar bizzat hayatlarına davet ederek kopartacaktır. Takdir ve kader belki bu vesileye bağlı olarak vakti geldiğinde tecelli edecektir. Bu nedenle kıyâmet, büyük patlamadan önceki ahlâki çöküştür belki de. Saatlerin ibresi şaştığında, ölçüler tepetaklak olduğunda, dinin hükümleri tevil yoluyla insanın kendine doğru yontulduğundadır asıl felaket. Doğru eğildiğinde, yanlış makulleştirildiğinde, zulüm arşa dayanıp bahaneleri hazırlandığında, müslüman müslümanın derdinden uzak durduğunda, dünyanın adaletsizliğine ek olarak vicdanların adalet terazisi de bozulduğunda, hakkı söylemekten korkulduğunda, acılar paylaşılmayıp altına odun atıldığında kıyâmetin taşları da tek tek dizilmeye başlamıştır zaten.
Eskiler “alamet-i farika” derlerdi. Yani ayıran işaret. Bugün bizi ayıran da bir yapan da alametlerdir aslında. Kıyâmetin alametini arayan dönsün içine baksın. Kendine özeleştiri yapsın.
Büyük kıyâmetin ne zaman kopacağını bilmeyi istemek kadar kişinin ona hazır olup olmamasıdır en mühimi. Sözgelişi “yarın kıyâmet kopacağını bilseydiniz” ne yapardınız mesela? Hazır mısınız kıyâmete? Mesele bundan ibarettir.
Emanet emin ellerde değilse, söz verildiğinde değer kaybı yaşanıyorsa, ilim ve bilgi gösterişe dönüşmüşse kıyâmet için başka alamet aramaya gerek var mıdır? Peki fert fert “Biz hangi alametin içindeyiz?” diye kendimizle yüzleşiyor muyuz hiç? Öyle ya kıyâmet birden gelmeyecektir. Alıştıra alıştıra gelecektir. Önce kalpler körleşecek, adalet yerini bulmayacak. Emanete hıyanet artacak. Gözlerin ferasetsizliği kadar vicdanlar da körelecektir. Merhamet yorgun düşecek, insan, kendine bile yabancılaşacaktır…
Bir başka hadislerinde de Resulullah sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz; “Fırat nehrinin suyu çekilip, aktığı yatakta bulunan bir altın dağı meydana çıkmadıkça ve kurtulup kazanan ben olayım diye birbiriyle çarpışan her yüz kişiden doksan dokuzu ölmedikçe kıyâmet kopmaz.”(Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29) buyuruyor. Evet bugün Fırat, hâlâ akıyor. Peki insanlığın içindeki nehirler ne tarafa akıyor? Kıyâmete mi rahmete mi?
Ahir zamanda gerçekleşeceği haber verilen, çekileceği ve kuruyacağı açıklanan o Fırat’ın suyu gibi mi? Çoktan çekilmeye başlamış olmalı! Yoksa dünya bunca hunharlıkla boğuşmak zorunda kalır mıydı? Bu kadar insanlıktan çıkar mıydı? Elbette kıyâmeti insanlar kopartacaklar. Neden? İnsan olma vasfından uzaklaşıp bunun yerine borsalar, petrol kuyuları, su kaynakları, doğalgaz yatakları, madenler, teknoloji şirketleri, para için yapılan savaşlar. İşgaller, soykırımlar. Masum insanların canlarına yapılan kasıtlar ve daha niceleri… Modern dünyanın altın dağları bunlar işte. Mana yönüyle hadisi şerif bugünü de anlatıyor. Çünkü insanın hırsı hiç değişmiyor.
Bir de insan için kendi kıyâmeti vardır hiç kuşkusuz. Yani dünyadaki ölümü bir kıyâmet niteliğindedir. Zira öldükten sonra hesabımızla baş başa kalacağız. Ondan sonra dünyanın kıyâmeti kopsa ne olacak kopmasa ne değişecek? Kabre girmekle sizin kıyâmetiniz zaten kopmuştur bile. Bu nedenle asıl ona hazırlık yapmaktır akıl ve ruh işi olan. Basiret ve feraset sahibi olunan…
Halbuki hiç de bu yönden bakmıyor insanoğlu. Ölümsüz olduğunu sanarak dünyaya şekil vermeye kalkıyor. Kendisinin de dünyanın da bir sahibi olduğunu unutma körlüğü yahut hatırlamama ihaneti içinde. Bu yüzden de yönümüzü ne tarafa dönsek her yerde; bombaların ateşi, yıkımların dumanı, masumların çığlığı ve zalim canavarlığının hiç eksik olmadığını görüyoruz.
Savaşlar, iç kavgalar, parçalanan şehirler, açgözlülük… İnsanlığın büyük imtihanı. Bazen doğal afetlerle, bazen de insan denen canavarlaşmış nefsin ve küfrün inatçılığıyla bir alamet olarak karşımıza çıkıyor… Oysa alametleri uyarıcı ilahi bir işaret bilip verilen mesajı almamız gerekmiyor muydu?
İnsanın içinden çıkan ve mazlumları yakan bu ateşte onu çıkartanların kendileri de yanacaktır hiç kuşkusuz. O halde Sultan-i Enbiyanın uyarısına kulak verelim; “ateşten uzak duralım” ve “fitnelerin parçası olmayı” reddedelim.