İRFAN SOHBETİ / Bulanıklığın Ardında Berraklık

  • 04 Şubat 2026
  • 13 kez görüntülendi.
İRFAN SOHBETİ / Bulanıklığın Ardında Berraklık
REKLAM ALANI

İRFAN SOHBETİ
Bulanıklığın Ardında Berraklık
Seyda Feyzullah Konyevî -KS-

Allah-u Zülcelâl Âyet-i Kerime’de şöyle buyuruyor:
خُلِقَ الْاِنْسَانُ مِنْ عَجَلٍۜ سَاُر۪يكُمْ اٰيَات۪ي فَلَا تَسْتَعْجِلُونِ
“İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim. Öyleyse acele etmeyin, acele istemeyin.” (Enbiya 37. Ayet)
İnsan olarak aceleci olduğumuz için, bazen geç gerçekleşeceğini bildiğimiz şeylere önem vermiyoruz. Bir işe giriştiğimizde, o işin başarılı olması uzun bir gayret gerektiriyorsa, sonuç ortaya çıkana kadar sabır ve azim göstermekten geri duruyoruz. İşte bu yüzden kaybediyoruz.
Zafer kazanmak istediğimizde de hemen elde etmek istiyoruz. Oysa belki de biz henüz o zafere hazır değiliz. Öyleyse mücadele ederken sabırsızlanmamak gerekir. Sabırla mücadele etmeye devam etmeli ve istikametimizi gözetmeliyiz. İstikametimize sahip çıkmalıyız.
Gazze için insanlar çok gayret ediyor; ancak bir türlü netice alınamıyor. İslâm ülkelerinin yöneticileri birlik olarak etkili bir mücadele yürütmüyor. Halkın yapabildikleri ise yeterli olmuyor. Biz de bu tabloya bakarak ümitsizliğe kapılıyoruz. İnsanoğlu böyle yaratılmış.
Bu Âyet-i Kerime Allah-u Zülcelâl’in insanoğlunu ikaz eden bir fermanıdır. Sanki şöyle buyuruyor: “Ey insanoğlu, sen aceleci olarak yaratılmışsın. Bunu bil. Bilirsen daha dikkatli davranırsın.”
Çünkü o zaman nerede acele etmen gerektiğini, nerede sabırla devam etmen gerektiğini bilirsin ve ona göre davranırsın.
İnsan azim ve sabırla direndikçe, hakikat kendine bir yol bulur ve nihayetinde ortaya çıkar. Yeter ki hareket hâlinde olun. Çalışın, çabalayın, gayret edin. Hakikat, hareketlerin gürültüsünün arasından sızarak kendine yol bulacaktır.
Bununla birlikte bazı yerlerde beklemek gerekir. Beklemek; dinlenmek ya da tembellik demek değildir. Buradaki beklemek, suyun durulmasını beklemek ve gözlemlemektir.
Gazze’ye yardım faaliyetlerinde de durum böyledir. Halkın Sumud Filosu gibi girişimleri ve yardım kuruluşlarının Refah sınır kapısına gitmesi gibi hareketler vardır. Bu hareketlerin arasında hakikat, o gürültünün arasından kendine bir yol bulur ve nihayetinde haykırır. Hakikat onların arasından çıkar ve haykırır.
Nitekim İsrail haydutlarının, korsanların ve gaspçıların vahşeti artık dünyadan habersiz olan insanlar tarafından bile bilinmeye başladı. Peki nasıl bilinmeye başladı? İnsanların gayretleriyle, hareketleriyle…
Dünyanın her yerinden pek çok kişi Gazze için mücadele etmeye başladı. Gazze’de işlenen vahşet bütün dünyada büyük infial uyandırdı. Öyleyse biz her zaman hareket hâlinde olmalı, gayret hâlinde olmalıyız. Sakın “Neticeyi görmedik.” diye ümitsizliğe kapılmayın. Zira insanların bu hareketiyle insanlar uyanmaya başladı. Sumud Filosuna yapılan saldırı ve katılımcılara yapılan hukuksuz muamele, onların gerçek yüzünü bir kez daha gözler önüne serdi.
Allah-u Zülcelâl hepsini muzaffer kılsın. Yaptıkları amellere karşılık sonsuz mükâfatlar versin. O filoya katılan gayrimüslimlere de hidayet nasip eylesin. Aralarında bir kişi İsrail’in hapishanelerinde Müslüman olmuş. Müslüman arkadaşları namaz kılarken onlara nöbetçilik yapıyormuş. Subhânallah… Takdir-i İlâhî.
“Benim her tarafım dövmelerle dolu. Müslüman olsam Allah beni kabul eder mi?” demiş. Düşünebiliyor musunuz? Ve Müslüman olmuş, Elhamdülillah. Sonra orada arkadaşları ona sarılırken İsrail haydutları sevinmelerine müsaade etmemiş. Hemen yeni Müslüman olan kişiyi alıp yalnız başına bir hücreye koymuşlar. İşte böylesine zalimler…
Hak Arayana Terörist Diyorlar
İnsanlıktan nasipleri yok. Kalplerinde merhamet diye bir şey yok. Kalkmışlar, oradaki mazlumlara yardım götürmek isteyen insanlara “terörist” diyorlar. Tanıyın bunları.
İnsan gibi yaşamak isteyenlere, adalet talep edenlere nasıl da “terörist” diyorlar. Terörist ilan ettikleri kişiler genellikle haklarını gasp ettikleri kimselerdir. Haklarını gasp ederler, ardından hakkını arayanlara “terörist” derler. 1947’den beri Filistin’de durum böyledir. Bizim nazarımızda, Gazze’deki insanlık dışı ambargoyu kırmaya çalışanlar, gönüllerin sultanıdır. Gazze’nin hatırına, insanlık hatırına ve her şeyden önce Allah için biz onları baş tacı etmeliyiz.
İslâm’da hiçbir zaman iyilik için koşturanlar kötülenmemiştir. Bu insanlar, insanlığın sesi ve vicdanın nefesi oldular. Onlar ki umudu taşıyan gemiyi yola çıkardılar; ne kadar o ambargoyu kıramasalar da ümitsizliği ayaklar altına alıp dalga dalga ilerlediler ve ümidi bize göstermiş oldular. “Oraya kadar gidebiliriz.” dediler ve bunu fiilen gösterdiler. Elhamdulillah.
Bundan sonra da Allah’ın izniyle devam edecek, dalga dalga büyüyecek. Dünyanın dört bir yanından Gazze’ye akın akın gemiler, filolar, kafileler gidecek Allah’ın izniyle. Ve inşâAllah-u Teâlâ bu ambargo da kırılacak, kâfirler de bunun cezasını çekeceklerdir. Allah-u Teâlâ’nın izni ve inayetiyle bunlar olacaktır. Ancak söyledik ya; bazı şeylerin sabırla yürütülmesi gerekir. Aceleci davranmamalıyız. Her şeyin bize nasip olacağı gibi bir zorunluluk yok.
Biz şu anda en az yüz yıllık bir uykudan uyanmış durumdayız. Yüz yıl önceki gücümüze ve zaferlerimize bakıp bugünle kıyaslamaya kalkarsak yanılır, ümitsizliğe kapılırız. Aradaki mesafeyi kapatmak için çok çalışmamız gerekir. O zaman Allah-u Zülcelâl mekânları da önümüzde kat kat açar. Ancak biz çok çalışmazsak, sıradan bir tempoda gidersek kâfirlere yetişemeyiz. Çünkü onlar bizden daha çok çalışıyor.
Burada çalışmaktan kastımız, Müslümanlara güç kazandıracak alanlarda çalışmaktır. Bilhassa gençler, hedeflerinizi buna göre belirleyin. Her sahada kendinizi iyi yetiştirin. En güçlü konumlarda olun. Müslümanlar birbirlerine sahip çıkmalı.
Allah-u Zülcelâl’in bize buyurmuş olduğu bu Âyet-i Kerime: “İnsan aceleci olarak yaratılmıştır. Size ayetlerimi göstereceğim. Öyleyse acele etmeyin, acele istemeyin.” (Enbiya 37. Ayet) bize çok şey anlatıyor. Hakikaten bizler birçok meselenin hemen çözülmesini istiyoruz. Kalbimizdeki bulanıklığın bir anda dağılmasını arzu ediyoruz. Bir hastalık olsa telaşlanıyoruz, bir an önce geçsin istiyoruz. Ancak böyle durumlarda acelecilik, berraklığı değil, çoğu zaman bulanıklığı beraberinde getirir.
Şu misal üzerinde düşünün: Elinizi bulanık bir suya daldırıyor ve aceleyle karıştırıyorsunuz. Temiz, berrak bir su elde etmeye çalışıyorsunuz. Ancak bu şekilde berrak su elde edemezsiniz; su daha da bulanıklaşır ve eliniz çamurla dolar. Öyleyse en emin yol, suyu kendi hâline bırakıp dinginleşmesini beklemektir. O zaman tortular yavaş yavaş çöker ve su yavaş yavaş durulmaya başlar.
Bu sadece tabiatın kanunu değildir. Aynı zamanda kalbin terbiyesinde de büyük bir işarettir. Buradaki beklemek, yani suyun berraklaşmasını beklemek bir eylemsizlik değildir. Boş ve tembel bir bekleyiş değildir. “Zaferi şöyle oturup bekliyoruz.” demek değildir. Böyle beklenilmez. Çalışarak, gözlemleyerek, dikkat ederek… Öyle beklenilir.
Aksine sabrın en derin hâli bu gözlemlemek ve bekleyiştir. Kalbini endişe ve kuruntulardan arındırıp Allah-u Zülcelâl’e güvenerek, O’nun hikmetine teslim olarak beklemek… Gerçek tevekkül de budur.
Sabır İstikameti Gözetmektir
Bir yandan mücadeleyi azim ve kararlılıkla sürdürürken bir yandan da sükûnetle beklemek; gönlün Allah’a bağlılığının sabırla yoğrulmuş bir mücadelesidir. Beklerken nefsinin aceleciliğiyle mücadele edersin.
Hz. Mevlânâ rahmetullahi aleyh buyuruyor:
“Sabır pasif bir bekleyiş değildir…”
Daha önce de söyledik, sabır aslında sebat etmektir. Yani istikrardır, vazgeçmemektir, pes etmemektir.
Yine buyuruyor:
“Sabır dikenin gül olmasını, karanlığın sabaha kavuşmasını beklemektir.”
Beklemek bir fiildir. Bir misal verelim: Nöbet yerinde bekleyen bir askeri düşünün. Yerinde bekliyor ama aslında sınır kapılarını gözlüyor. Bu bir eylemdir. Bu bekleyişe nöbet, gözcülük diyoruz. Bu pasif bir bekleyiş değildir; bir fiildir, bir görevdir. İşte bizim de gayreti elden bırakmadan beklememiz bunun gibidir.
Neticeyi Allah’a havale ederek gayretimize devam ederken istikametimizi gözlemlemeliyiz. İstikametimizin nöbetçisi olmalıyız.
Zirveye çıkmak maksat değildir. Senin mükellef olduğun konu zaferi elde etmek değil, istikamet üzere olmaktır. “Zirveye ulaşmak için şu tavizleri vermeliyim.” dersen dâvânı kaybedersin.
Allah-u Zülcelâl, sen olmasan da dinini yüceltir. O hâlde niçin “Zaferi ben kazanacağım.” gibi bir iddiayla yürüyorsun ki? Allah-u Zülcelâl’in sana ihtiyacı yok.
Allah-u Zülcelâl, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemin şahsında bize şöyle emretmiştir:
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”
“Şunu kazanın, bunu kazanın.” dememiştir. Her zaman, “Bu kazancı size Ben lütfederim.” buyurmuştur.
Fetihleri Allah Azze ve Celle verecektir. Önemli olan bizim kendimize gözcülük etmemizdir. Kendimize gözcülük ederek neticeyi Allah’a havale edip teslim olursak kalbimiz durulur, ferahlar ve biz yolumuza çok daha rahat devam ederiz.
Yoksa ne olur? Ümitsizlik olur. “Başaramadık.” olur. Sana başarman emredilmedi; çalışman emredildi. Başarıyı Allah-u Teâlâ verecektir.
Allah-u Zülcelâl, en zor zamanlarda Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve selleme fetih müjdesini vermişti. Sahabe-i Kiram, Resulullah’ın yanına geliyor ve işkencelere dayanamayıp şöyle diyorlardı:
“Ya Resulallah, bize dua etsen de artık bu hâlden kurtulsak.”
Allah Resulü onlara şöyle buyurdu:
“Siz acele ediyorsunuz. Vallahi sizden önceki ümmetler o kadar eziyet çekmişlerdi ki; demir tarakla bedenleri sıyrılıyordu, testereyle kesiliyorlardı.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 29)
Öyleyse siz de sabretmelisiniz. “Şimdi biz neden başaramıyoruz, neden muzaffer olamıyoruz?” diye ümitsizliğe kapılmayın. Allah-u Zülcelâl zaferi nasip edecektir.
Allah-u Zülcelâl Âyet-i Kerime’de şöyle buyuruyor:
“Sabır ve namazla Allah’tan yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153)
Allah-u Zülcelâl bizimle beraber olsun.
Sabır Ham Meyvenin Olgunlaşmasıdır
Sabırlı ol; çünkü sabır, ham meyvenin olgunlaşmasıdır. Sen ham bir meyvenin olgunlaşmasını beklerken o ağaç, olgunlaşmak için harıl harıl çalışır. Ağaç çalışmasa kurur. Çalışmadığı bir an yoktur. Öyleyse sen de beklerken çalışmalısın. Çünkü seni bekleyen bir nesil var. Sen de bir ağaçsın; senin meyveni yemek için bekleyen daha doğmamış nesiller var.
İmam-ı Rabbânî Hazretleri buyuruyor:
“Sabır imanın yarısıdır.”
Kul sabredince Allah-u Teâlâ ona işlerin hakikatini gösterir. Maddenin ardındaki sırrı gösterir. Acele eden ise bulanıklığın içinde boğulur.
Allah-u Zülcelâl şöyle buyuruyor:
“Gevşemeyin, üzülmeyin. İnanıyorsanız elbette üstün gelecek olan sizlersiniz.” (Âl-i İmrân, 139)
Gevşemeyin, çalışın ve yorulun. Allah’a teslim olun, yolunuza devam edin.
Belki o zaferi sen görmeyeceksin; ama evlatların görecek. Çok sevdiğin çocuklarına o zaferi miras bırakacaksın. Yoksa onlara köleliği miras bırakmış olursun. Ümitsizliğe kapılırsan, o sevdiğin çocuk başkalarının kölesi olabilir —Allah korusun.
Hepimiz böyle olmadık mı? Biz şu anda neyiz? Özgür müyüz? Özgür olsaydık Gazze özgür olurdu. Özgür değiliz. Hiçbir İslâm ülkesi özgür değil.
Hepimiz geçmişte çalışmamamızın neticesini yaşıyoruz. Din ve dünya işlerini birbirinden ayırdığımız için bu hâldeyiz. Sadece dünya işine yönelenlerin çoğu dinden uzaklaştı; sadece din işine yönelenler de dünyadan habersiz kaldı ve esir oldu. Dinsizler dindarlara hükmetmeye başladı.
Bununla birlikte ümitsiz olmamalıyız. Biz nefes aldıkça ümit de bizimle birlikte nefes almalıdır. Son nefesimize kadar ümidimizi yitirmemeliyiz. Allah Celle Celâluhu bizden bunu istiyor. Mümin hiçbir zaman ümitsiz olamaz.
Allah-u Zülcelâl’den hepimize birlik ve beraberlik içinde en güzel amelleri işlemeyi nasip etmesini niyaz ediyoruz. Allah-u Zülcelâl hepinizin sıkıntılarını gidersin, sizlere ve hastalarınıza şifalar ihsan eylesin. Dünya ve ahirette hepinizi mesud ve bahtiyar kılsın.
Allah-u Zülcelâl rızkınıza ve ticaretinize bereket koysun. Saadet yolunda, sırat-ı müstakimde sabit kılsın. Âmin.

REKLAM ALANI
REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ