İBRET-İ ALEM / Yoldaki Kaya
İBRET-İ ALEM
Yoldaki Kaya
Gülistan Araştırma
Eski zamanlarda bir hükümdar vardı. Sarayının penceresinden halkını seyrederdi.
Pencerenin önünden geçen yol şehrin çarşısına uzanıyordu. Her gün bu yoldan şehre gelen insanlar geçiyordu.
Bir gün hükümdar adamlarına emretti. Bu yolun üzerine kocaman bir kaya koydurdu. Kendisi de bütün gün pencereden dışarıya gelip geçen insanların ne yapacağını seyretti.
Gün boyunca memleketin en zengin tüccarları, kervancıları, saray görevlileri bu yoldan geçtiler. Hepsi kayayı görünce şaşırıyordu. Sonra söylene söylene kayanın etrafından dolaşıp geçip gidiyorlardı.
Günün ilerleyen saatlerinde bir köylü çıkageldi. Eşeğinin sırtındaki küfeye bahçesinde yetiştirdiği meyve ve sebzeleri doldurmuş, pazara satmaya götürüyordu. Yoldaki kayayı görünce durakladı.
Aslında o da eşeğiyle kayanın yanından geçip gidebilirdi ama öyle yapmadı. Kayayı yolun kenarına çekmek için uğraşmaya başladı. Yaşlı başlı bir adam olduğu için hayli de zorlandı fakat vazgeçmedi. Nihayet kan ter içinde kaldı ama sonunda kayayı da yolun kenarına itmeyi başarmıştı.
Adam kayayı yoldan çektiği için sevinmişti. Tam yoluna devam edip gidecekti ki gözüne bir şey takıldı. Biraz önce iteklediği kayanın altından bir şey çıktığını gördü. Bu bir para kesesiydi. Keseyi açınca içinin altınla dolu olduğunu gördü. Bir an için:
-Bu kese kimin acaba? Diye aklından geçirdi.
O sırada hükümdar adamlarını gönderdi ve adamı huzuruna kabul etti. Adam çekine çekine hükümdarın huzuruna varınca ne görsün. Meğerse hükümdar o keseyi adamlarına koydurmuştu.
Hükümdar yaşlı köylüye:
– Bütün gün birçok kişi kayadan şikâyet etti ama hiçbiri onu kenara çekmeyi düşünmedi. Hatta birçok adamları olan tüccarlar veya güçlü kuvvetli kişiler bile bu işi yapmadı. Hepsi “Başkası yapsın,” diye geçip gitti. Ama sen sadece buraya yemişlerini satmaya gelen bir köylü olduğun halde bunu yaptın. O altınlar senindir. Dedi.
Adam samimi olarak yaptığı bir iyiliğin mükafatını dünyadayken almaya başlamıştı.
Kıssadan Hisse:
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“İman yetmiş (veya altmış) küsur özelliktir (şu’bedir). En yükseği, ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ demek; en aşağısı ise, eziyet veren şeyleri yoldan kaldırmaktır. Hayâ da imanın bir bölümüdür.” (Müslim, Îmân 58)
İmanın bir kökü yani inanılacak esasları vardır; bir de dalları yani hayata yansıyan amel-i sâlih ve ahlâk gibi uygulamaları vardır. “Lâ ilâhe illAllah Muhammedür Rasulullah” demek imanın kökü, yoldaki eziyet veren şeyleri gidermeye kadar çeşitli sâlih ameller ise dalları ve imanın hayata tatbikidir.
Peygamber Efendimiz aleyhisselatu vesselam hiç kimsenin görmediği ıssız bir yolda, kendisinden sonra geçecek yolcuların eziyet görmemesini düşünerek iyilik yapan insanın bunu ancak iman ile yapacağını bildiriyor.
Bir toplumda bu şekilde samimi iman sahibi olan ve imanını hayata aksettiren insanların sayısı çoğalırsa orada düzen olur, huzur olur, ahlâk olur, edeb olur ve bütün güzellikler zirveye çıkar.
Toplumlar sadece kanun yapmakla, cezalar vermekle düzelmez, kalpte Allah’ın her an onu gördüğü şuurunu her an taşıyan ve ona göre davranan insanlar sayesinde düzelir.