HİKMET PINARI / Allah-u Zülcelâl’i Ancak Müminler Zikreder

  • 22 Temmuz 2026
  • 12 kez görüntülendi.
HİKMET PINARI  / Allah-u Zülcelâl’i Ancak Müminler Zikreder
REKLAM ALANI

HİKMET PINARI

Allah-u Zülcelâl’i Ancak Müminler Zikreder

Hayrünnisa Hanım

REKLAM ALANI

Bismillahirrahmanirrahim.

يَا رَبِّ لَكَ الْحَمْدُ يَنْبَغِي لِجَلَالِ وَجْهِكَ وَعَظِيمِ سُلْطَانِكَ

Rabbimiz, bizim dünyaya geliş amacımızın kulluk olduğunu bildirmektedir. Nitekim Allah-u Zülcelâl ayet-i kerimede şöyle buyurur:

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât; 56)

İnsanların dünyada çeşitli meşguliyetleri, maişet kaygıları, emelleri ve ümitleri olsa da Allah-u Teâlâ bu âyet-i kerîme ile varoluş gayemizin kulluk olduğunu açıkça beyan etmektedir. Bu kulluğun hakikatini idrak edebilmek için Kur’ân-ı Kerîm’i ve Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem’in hadis-i şeriflerini anlamak gerekir.

Toplanmaların, sohbetlerin ve emr-i bi’l-ma‘rûfun gayesi de budur: Allah’a kulluğu birbirimize hatırlatmak, kulluk şuurunu kazanmak ve bu çizgide sabit kalmaya gayret etmektir.

Rabbimiz başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurur:

فَاذْكُرُونِي اَذْكُرْكُمْ وَاشْكُرُوا لِي وَلَا تَكْفُرُونِ

“Beni anın ki Ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” (Bakara; 152)

Tekfir kelimesi küfre düşmek manasına gelir. Ancak burada geçen:

وَلَا تَكْفُرُونِ

ifadesi bu manada değildir. Allah-u Zülcelâl, nankörlüğü “küfür” kelimesiyle ifade buyurmuştur. Bu da nankörlüğün ne kadar ağır bir hâl olduğunu göstermektedir.

Allah-u Zülcelâl, yüce âyet-i kerîmelerinde kulların acizliğini, eksikliğini, zayıflığını, nankörlüğünü ve cehaletini bildirerek insanın bu tür zafiyetlerle yaratıldığını bizlere haber vermiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bunlar birçok yerde zikredilmiştir.

Rabbimiz ayette “Beni zikredin; ta‘at ve ibadetle beni zikredin, hatırlayın,” buyurmaktadır.

Allah-u Zülcelâl’i Zikretmek Nasıl Olur?

Zikir kelime olarak hatırlamak, anmak ve düşünmek anlamlarına gelir.  Zikir yalnızca dil ile midir? Yahut sadece kalp ile yapılan bir hâl midir? Hayır. Zikir, bütün bedenle yapılan bir kulluktur.

Tutulan oruç da aslında bir zikirdir. Allah’ı anmak, Allah’a tâat ve ibadet hâlinde bulunmak hep zikirdendir. Allah için verilen bir sadaka da zikirdir. Çünkü onda Allah’ın rızası gözetilmekte ve Allah hatırlanmaktadır. Aynı şekilde tefekkür etmek; Allah’ın azametini, büyüklüğünü ve kulun kendi kulluğunu hatırlaması da zikirdendir.

Rabbimiz de buyurur ki:

“Beni zikredin ki Ben de sizi anayım.”

Yani “Size sevap vererek sizi hatırlayayım,” diye buyurur. Sonra devamında; “İçinde bulunduğunuz nimette, bollukta ve ferahlıkta Beni hatırlayın, Beni anın, Beni zikredin ki Ben de sizi sıkıntı zamanlarınızda hatırlayayım. Üzerinizde olan nimetlerimi hatırlayın. Nankörlük ederek inkâr etmeyin diye buyurur,” Rabbimiz.

Kim Allah’a itaat ederse o şükreden bir kuldur. Kim ise isyan ederse o küfür ehlidir; yani nankör ehlidir.

Allah-u Zülcelâl kullarına iman nidâsıyla hitap ederek:

“Ey iman edenler!” buyurur. (Bakara; 153)

Allah-u Zülcelâl, kullarının Allah’ın emrettiği şeylere boyun eğmesini ve kulluktaki duygularının harekete geçmesini murad ederek, zikirden sonra onlara hitap buyurur. Çünkü Allah-u Zülcelâl’i zikredecek olan kişiler, iman eden kişilerdir. Ve buyurur ki:

“Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin.” (Bakara; 153)

Başınıza bir musibet ve imtihan geldiği zaman sabredin. Sizin oradaki sabrınız, Allah’tan istediğiniz bir yardımdır. Namaz ile Allah’tan yardım isteyin.

“Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara; 153)

Zikredenlerin Mükafatı

Başka bir âyet-i kerîmede Rabbimiz buyurur ki; bu âyet-i kerîmenin nüzûl sebebi hakkında Ümmü Seleme radıyallahu anhâ validemiz şöyle buyurur:

“Ya Rasûlallah! Şimdiye kadar inen âyet-i kerîmelerde hep erkeklere hitap edildi. Emir verileceği zaman, uyarı yapılacağı zaman erkeklere hitaben zikredildi. Kadınların ismi zikredilmedi.”

Bunun üzerine Allah-u Zülcelâl buyurur ki:

“Müslüman erkekler, müslüman kadınlar; mümin erkekler, mümin kadınlar; ibadet ve itaat eden erkekler, ibadet ve itaat eden kadınlar; sadık yani özü sözü doğru erkekler, özü sözü doğru kadınlar; sabreden erkekler, sabreden kadınlar; huşû ile gönlünü ibadete vermiş erkekler, gönlünü ibadete vermiş kadınlar; (Allah için) yardım yapan erkekler, yardım yapan kadınlar; oruç tutan erkekler, oruç tutan kadınlar; iffetlerini koruyan erkekler, iffetlerini koruyan kadınlar; Allah’ı çokça anan erkekler, çokça anan kadınlar; işte bunlar için Allah büyük bir mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb; 35)

“Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar. Mümin erkekler ve mümine kadınlar…”

Onlar İslam’ın ahlakıyla vasıflananlardır. Ta ki bütün nebilerden gönderilmiş olan ümmetlerin hepsi için iman eden Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, iman eden mümin erkekler ve mümin kadınlar.

“İbadet ve itaat eden erkekler, ibadet ve itaat eden kadınlar…”

Onlar ki taatte devamlılık gösterenlerdir; ibadette ve taatte devamlı olanlardır. Bunlar da kanitînlerdir. Yani hem erkeklerden kanaat sahibi olanlar hem de kadınlardan kanaat sahibi olanlar; taat ve ibadette sebat sahibi olanlardır.

“Sadık erkekler ve kadınlar…”

Onlar imanlarında, amellerinde, sözlerinde, yani davranışlarında ve niyetlerinde sadık olanlardır. Sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlardır.

“Sabreden erkekler ve sabreden kadınlar.”

Yani musibetlere, belalara ve imtihanlara karşı sabreden; ibadette sebat eden ve şehavî şeylere karşı da sabır gösterenlerdir.

“Huşû ile gönlünü ibadete vermiş erkekler, gönlünü ibadete vermiş kadınlar;”

Onlar ki kalpleriyle Allah’a karşı tevazu sahibidirler; erkekler ve kadınlar olarak azaları da Allah’a saygı ve teslimiyetle haramdan sakınırlar.

“…Sadaka veren erkekler ve kadınlar, Allah’ın yolunda oruç tutan erkekler ve kadınlar. Ferclerini yani avret mahallerini muhafaza edenler; yani avret mahallerini koruyan erkekler ve kadınların hepsi. Allah’ı çok zikreden erkekler ve çok zikreden kadınlar…”

Allah bu kullarını methederek devamında şöyle buyuruyor:

‘’Allah-u Zülcelal bu vasıftaki erkekler ve kadınlar için cennette mağfiret ve büyük bir mükâfat hazırlamıştır.”

Yani burada biz anlıyoruz ki Rasûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin zevcesi:

“Ya Rasûlallah, kadınların ismi de zikredilmiyor,” deyince, Allah-u Zülcelâl kadın ve erkeklerin üstün vasıflarını zikrederek, methederek adeta onların İslamiyet’te nasıl davranmaları gerektiğini bildirerek, kadın ve erkekleri birlikte zikretmiş. Yani Allah-u Zülcelâl bizlere kadınların ismini başka bir yönüyle de zikredebilirdi. Ama bütün güzel vasıflarla birlikte zikretti. Yani iman eden Müslümanlar, sabreden Müslümanlar, huşû sahibi olan Müslümanlar, Allah’ı çokça zikreden Müslümanlar, oruç tutan Müslümanlar gibi hep medhederek bizlere bildirmiş.

Allah-u Zülcelâl kadınların ve erkeklerin üstün vasıflarını zikrederek, adeta İslâmiyet’te nasıl davranılması gerektiğini medhederek beyan buyurur.

Allah-u Zülcelâl’i Çokça Zikredin

Rabbimiz buyuruyor ki:

“Ey iman edenler. Allah’ı çokça zikredin. Allah’ı tesbih edin, sabah akşam O’nu bütün noksanlıklardan tenzih edin.” (Ahzâb; 42)

Dedik ki Allah-u Zülcelâl’i zikreden kullar, hatırlayanlar, taat sahibi olanlar iman ehlinden başkası olmaz. Öyle değil mi? Yani isyan hâletinde olan, günahkâr olan, küfür sahibi olan, Allah-u Zülcelâl’i zikretmez. O yüzden Allah-u Zülcelâl bu zikrin iman edenlere mahsus olduğunu bildiği için onlara hitap buyuruyor.

Tefsirde buyrulur ki:

“Rabbinizi çokça zikredin.” Açık ve gizli olarak, her hâlükârda Allah’ı zikredin. Yani insanın kalbini o zikrin ihya etmesi, bir yağmurun toprağı yeşertmesi gibidir, canlandırması gibidir. O kalbi de aynı şekilde zikir ihya eder. Ve akşam Allah-u Zülcelâl’e layık olacak şekilde O’nu zikirle bulunun. Yani buradaki zikir, Rabbimizin bize emrettiği sadece mücerred olan, yani sadece dil ile yapılan bir zikir değildir. Sadece “Subhânallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber” diyerek ya da “Lâ ilâhe illallah” diyerek dil ile yapılan zikir değildir. Belki o, kalbin o zikre ulaşmasıdır. Allah’ın zikrini kalbe ulaştırmaktır. O zikir de murakabe hâlinde olacak ki Allah’ın azametini her daim aklında bulundursun, unutmasın.

Yani zikrin muradı nedir? Baktığımız zaman Allah-u Zülcelal ’in azametini bilmek ve o murakabe hâlinde olmaktır. Sürekli sana Allah’ın azametini hatırlatacak olan şeydir. Zikrin muradı budur.

Ebu Hureyre radıyallahu anh’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

“İki kelime vardır ki dile hafif, mizanda ağır, Rahman’a sevgilidir:

سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ، سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ

Subhânallahi ve bihamdihî, Subhânallahi’l-azîm.”

Yani sevap bakımından mizanı dolduracak olan kelimelerdir ve Rahman’a da en sevimli iki kelimedir.

Bir zikrin asıl mahiyetine ulaşmak için, maksadına ulaşmak için her zaman manasını tefekkür etmek, manasını bilmek gerekir.

سُبْحَانَ اللَّهِ وَبِحَمْدِهِ

“Ya Rabbi, seni bütün noksanlıklardan tenzih ederek sana hamd ediyorum,” demektir.

سُبْحَانَ اللَّهِ الْعَظِيمِ

“Azîm olan Rabbim, seni bütün noksanlıklardan uzak tutarak senin yüceliğini zikrediyorum, seni yücelikle anıyorum ya Rabbi” demektir.

Tasavvufta zikrin manası, manasını tefekkür etmektir. Bizi maksada ulaştıracak olan da budur. İnsan o manaya Allah’ın izniyle odaklanıp üzerinde durduğu zaman, o zikirde niyet edilen bütün maksat Allah’ın izniyle hasıl olur. Yani Allah’ın izniyle âzâlara da yansır.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:

لَأَنْ أَقُولَ سُبْحَانَ اللَّهِ، وَالْحَمْدُ لِلَّهِ، وَلَا إِلٰهَ إِلَّا اللَّهُ، وَاللَّهُ أَكْبَرُ، أَحَبُّ إِلَيَّ مِمَّا طَلَعَتْ عَلَيْهِ الشَّمْسُ

“Benim ‘Sübhânallah, Elhamdülillah, Lâ ilâhe illallah ve Allahu Ekber’ demem, güneşin üzerine doğduğu her şeyden bana daha sevimlidir.”

Çünkü bunlar Allah-u Zülcelâl’in azametini anlatan en büyük zikir kelimeleridir.

“Sübhânallah” dediğimizde diyoruz ki: Ya Rabbi, seni bütün noksanlıklardan tenzih ediyorum.

“Elhamdülillah” diyerek: Ya Rabbi, verdiğin bütün nimetlere şükrümü eda ediyorum, sana hamd ediyorum Ya Rabbi.

“Lâ ilâhe illallah” diyerek insan imanını tazelemiş olur, “Ya Rabbi, senden başka ilah yoktur. Ubudiyete, ibadete en layık olan sensin Ya Rabbi.”

“Allah-u Ekber” derken de: “Sen her şeyden üstün ve yücesin Ya Rabbi.”

Devamlı Zikir Halinde Olmalı

Abdullah bin Büsr radıyallahu anhdan rivayetle Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyurdu ki:

“Dilin Allah’ın zikriyle sürekli ıslak kalsın.” (Tirmizî, Daavât, 4)

Yani bizler de inşaAllah sabah kalktığımız zaman dilimizi zikirle ıslatmalı, daima onunla meşgul etmeliyiz. Bu güzel lafızlarla, Allah-u Zülcelal ’in azametini ve büyüklüğünü anlatan zikirlerle güne başladığımız zaman, Allah’ın izniyle günümüz de bereketli, rahmetli ve huzurlu geçer.

Yine Ebu Hureyre radıyallahu anhdan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemden şöyle buyurdu:

“Kim bir günde yüz defa:

لَا إِلٰهَ إِلَّا اللَّهُ وَحْدَهُ لَا شَرِيكَ لَهُ، لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ، وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ

derse; ona on köle azat etmiş gibi sevap yazılır, yüz sevap verilir, yüz günahı silinir. O gün akşama kadar şeytana karşı korunmuş olur. Ondan daha faziletli bir amel yapan kimse olmaz; ancak bundan daha fazlasını yapan kimse hariç.”

Peki bu zikrin manası nedir?

“Lâ ilâhe illallâh” dediğimizde diyoruz ki:

Ya Rabbi, senden başka ilah yoktur. İbadete en layık, en müstehak olan yalnızca sensin.

“Vahdehû” dediğimizde:

Sen teksesin. İbadete layık olan yalnızca sensin.

“Lâ şerîke leh” dediğimizde ise:

Senin hiçbir ortağın yoktur Ya Rabbi.

İşte bu noktada tasavvufta çok önemli bir hakikat ortaya çıkar: İnsanın yaptığı ibadetlerde Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaması gerekir. Çünkü ibadet sadece Allah’a mahsustur. Eğer bir insan yaptığı ibadeti; “İnsanlar beni beğensin. Ne güzel namaz kılıyor, desinler. Ne güzel zikir çekiyor, desinler,” diye yaparsa, o zaman o ibadetin içine başkalarını da ortak etmiş olur. Bu ise çok tehlikelidir. Buna gizli şirk (riyâ) denir.

Biz çoğu zaman şirki sadece Allah’ı inkâr etmek veya açıkça ortak koşmak zannederiz. Hâlbuki bu kadar değildir. İbadeti Allah’tan başkası için yapmak da insanı şirke götürebilir.

Bu yüzden diyoruz ki:

Ya Rabbi, senin hiçbir ortağın yoktur. İbadetler sadece sana mahsustur.

“Lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamd” dediğimizde:

Mülk de senindir, hamd da sanadır.

Çünkü bu dünyadaki her şey Allah’a aittir. Bizler de Allah’ın mülküyüz.

“Ve hüve alâ külli şey’in kadîr” dediğimizde ise:

Sen her şeye kadirsin, gücün her şeye yeter Ya Rabbi.

İşte bu zikri bu şuurla yaptığımızda, Allah’ın izniyle insan zikrin gerçek maksadına ulaşmış olur.

Namaz tesbihatında okunan bazı ayet, salavat ve zikirler var. Bunları şuurlu bir şekilde yaptığımızda asıl maksat hâsıl olur. İster tek başınıza kıldığınızda ister cemaatle kıldığınızda bu tesbihatı yaptığınızda zikirde devamlılık olur. Allah bizlere her daim nasip etsin.

Namazı makbul hâle getiren de namazdan sonrasındaki o tesbihatta devamlılıktır. Çünkü namazın manası kulluktur, kulluğun özü ise duadır. İşte namazdan sonra yapılan dualar, ellerimizi açıp Allah-u Zülcelâl’e niyazda bulunmamız, aslında namazı tam anlamıyla tamamlamış olur. Allah’ın izniyle, o ibadetin kemaline bu şekilde ulaşmış oluruz.

Namaz tesbihatında okunan zikirler, ibadet hayatımızın önemli bir parçasıdır. Özellikle namaz sonrası yapılan tesbihat, ibadetin en önemli tamamlayıcılarından biridir. Çünkü namaz, sadece kılındığı anla sınırlı değildir; sonrasında yapılan zikir ve dualarla birlikte anlam kazanır ve kemale erer.

Bu yüzden namazdan sonra yapılan tesbihat, basit bir tekrar değil; namazın ruhunu pekiştiren bir ibadettir. Kul, namazda Rabbine yönelir; tesbihatta ise bu yönelişi devam ettirir.

Burada asıl önemli olan, tesbihatı şuurlu bir şekilde yapmaktır. Yani sadece dil ile söylemek değil, manasını düşünerek ve hissederek zikretmektir. Bu şekilde yapıldığında, ibadetin asıl maksadı hasıl olur.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ