İRFAN SOHBETİ / Neyi Nerede Arıyoruz?

  • 24 Eylül 2026
  • 11 kez görüntülendi.
İRFAN SOHBETİ  / Neyi Nerede Arıyoruz?
REKLAM ALANI

İRFAN SOHBETİ

Neyi Nerede Arıyoruz?

Seyda Feyzullah Konyevî -KS-

REKLAM ALANI

 

İbrahim bin Edhem Hazretleri bir zamanlar Belh’in, genç ve güçlü sultanıydı. Tahtı, hazineleri, ipeklerle süslü divanları, dört bir yana salınan fermanları, tüm bunlar onun emrinde, onun imkanlarının altında.

Fakat kalbi bu saltanatın ateşiyle öyle tutuşmuştu ki, ebedi saadetin serinliğini unutmuştu. Oysa Allah Dostları, onun kalbindeki cevherin farkındaydılar. Dervişler, arifler, onun kalbinde Allah-u Zülcelâl’e yönelen bir cevher olduğunu biliyorlardı. Bu nedenle zaman zaman ona ince ince dokunur ve ona nasihat ederlerdi. Bazen de onu uyandırmak için sessiz çığlıklar gönderirlerdi.

Nihayet bir gece İbrahim bin Edhem padişah iken, sarayında yatıyorken, damdan garip sesler duyuyor. Kim cesaret edebilirdi böyle bir sultanın sarayının damında gece vaktinde izinsiz bir şekilde yürümeyi? Bu ona çok garip gelmişti. Öyle bir huzuru kaçtı ki uyku firar etti ve büyük bir hiddetle:

“Kim var orada?” diye seslendi. Yukarıdan garip bir ses geldi. Dediler ki:

“Devemizi kaybettik onu arıyoruz.”

İbrahim bin Ethem hayretle ve hiddeti artarak:

“Aklınız yok mu sizin? Damda deve aranır mı hiç?” dedi.

O anda İbrahim bin Edhem Hazretleri yıllardır belki de o nefsani arzularına düşkün halindeyken en çok duyması gereken bir hakikatle karşılaştı. Cevap çok manidardı ve uyandırıcıydı:

“Ey İbrahim! Damda deve aranmayacağını biliyorsun. Peki şu dünyanın saltanatının debdebesi ve muhabbeti içerisinde ebedi saadeti nasıl arıyorsun?”

Saltanata sahip olmak değil, bakın. Ona düşkün olup kalbinde yer edip onunla gaflete dalmak, onunla Allah’tan uzaklaşmak. Sorun buradadır. Yoksa sorun o malda, o mülkte, o saltanatta değildir.

Saltanatı Allah’ın yolunda kullanabiliyorsan senin saltanatın Hz. Süleyman’ın saltanatı gibi sana ecir kapısı olur. Sana cennetin anahtarı olur o saltanat, o mal, o mülk, o zenginlik. Ama İbrahim bin Edhem Hazretleri o zaman o saltanatını Allah yolunda kullanmıyordu.

Bu söz zincirlerini kıran bir kılıç gibi onun kalbine, yüreğine inmişti. O gece İbrahim bin Edhem Hazretleri bu cevaptan yıkılmıştı adeta. Fakat bu yıkılışı onun yeniden dirilişine vesile olacaktı.

Tevbe ile.

Biliyorsunuz İbrahim bin Ethem Hazretleri oldu. Bir sultan iken, bir emir veya padişah iken sonra hazret oldu. Allah dostu oldu.

Tabii o kendi içtihadı ile sultanlığın kesinlikle ona göre olmadığını düşünerek dervişane bir hayat sürmeyi tercih etti. Fakat onu yapmadan da yapabilir miydi? Yapabilirdi belki ama o kendini öyle daha sağlama almak istiyordu.

O onun içtihadıydı.

İbrahim bin Edhem Hazretleri bir uyarı ile karar verip saltanatı, malı, mülkü her şeyi bıraktı. Sahralara düştü. Bir çobana rastladı. Çobanla elbisesini değiştirdi. Saltanatını orada bırakıp gitti. O Dost’a doğru yollara revan oldu.

Çoban padişahı tanıyordu.

“Herhalde padişahımız aklını kaybetmiş,” diye düşündü.

O aslında aklını kaybetmemişti. Aklını bulmuştu. Çünkü bir insanın kurtuluşu için feda edebileceği ne varsa feda etmeye değer.

O kurtuluşunu bunda görmüştü. Saltanatını bırakıp dervişane bir hayat yaşamayı seçti. Tercih olarak, herkes için geçerli olmayabilir. Ancak netice bakımından herkesin Allah’a yönelmesi lazım. Ve herkesin bulması gerekeni araması lazım.

Neyi arıyorsak onu bulunacağı yerde aramamız lazım. Olmayacak bir yerde aramak, aramamaktır.

Diğer yandan Fatih Sultan Mehmet Hazretleri’ni biliyorsunuz. Tasavvuftaki evradların, zikirlerin lezzetini tattığı zaman ve insanlara karşı mesuliyetin zorluğunu, vebalini düşündüğü zaman saltanatı bırakıp derviş olmak istemişti.

Akşemseddin Hazretleri’ne bunu ilettiği zaman Akşemseddin Hazretleri ona izin vermedi. Dedi ki:

“Eğer sen kendi yerine daha layık, daha ehil birisini bulmadan, yerine koymadan oradan ayrılırsan bütün ümmetin vebali senin üzerine olur.”

Bir yandan da böyle.

Demek ki şunu anlamamız lazım; Mümin hangi haldeyse o haldeyken Allah yolunda cihad edebilir, Allah yolunda hizmet yapabilir. Hem kendini hem başkasını kurtarmaya çalışarak ahiret hayatına yatırım yapabilir.

Burada asıl konumuz: “Damda deve aramak.”

Biz acaba bu kıssadan ibret alabiliyor muyuz?

Bu kıssa bizim hayatımızda da zaman zaman karşımıza çıkıyor mu?

Biz zaman zaman İbrahim bin Edhem Hazretleri’nin o saltanat dönemini yaşıyor muyuz acaba?

Nedir o hal?

O dervişlerin, o Allah dostlarının ona yaptıkları uygulamalı nasihatleri gibi. Adeta ona hissettirdiler.

“Damda deve arıyoruz,” diyerek ona bir pencere açtılar. Yeni bir bakış boyutunu kazandırdılar. O da orada kendi halini düşündü ve dedi ki:

“Gerçekten ben Allah’ın muhabbetini yanlış yerde arıyorum.”

Yani zevk-ü sefa içerisindeyken, dünya muhabbeti insanın kalbindeyken, Allah-u Zülcelal’in muhabbeti bulunamaz.

Şimdi sıra bize geldi. Biz Allah-u Zülcelâl’in rızasını nerede arıyoruz?

Allah-u Zülcelal’in rızasını, dünya sarhoşluğunda mı, ünvanlarda mı, keyf-u sefanın içerisinde mi arıyoruz?

Kalbin huzurunu nerede arıyoruz mesela? Daha çok para kazanmak, daha çok beğeni, daha çok mal, mülk, daha çok tüketim içinde mi?

Halbuki Cenab-ı Allah-u Zülcelal buyuruyor:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوب

Kalpler ancak Allah’ın zikriyle mutmain olur. (Ra’d, 28)

Kalp huzurunu Allah-u Zülcelal’in zikrinde aramamız lazım.

Allah-u Zülcelâl’in zikri ki kalbi de ruhu da itmi’nana kavuşturur.

Aile içindeki huzuru nerede arıyoruz?

Bol bol harcama yaparak mı? Alışverişlere çıkarak mı? Kaba kuvvette mi? Yoksa merhamet ve güzel ahlakta mı?

Nerede aradığımıza iyi dikkat etmemiz lazım.

Peygamber Efendimiz sallAllah-u aleyhi ve sellem bir hadisi şerifinde buyuruyor:

“Sizin en hayırlınız ailesine karşı en hayırlı olandır. Ben de ailesine karşı sizin en hayırlınızım,” (Tirmizî, Menâkıb, 63) buyuruyor. Yani o ümmetin içinde, bütün mahlukatların içerisinde ailesine en güzel davranan idi. Bizden de bunu istiyor.

Biz ailemizin huzurunu arıyorsak bu ahlakta arayalım. Onlarla olan muamelemizde arayalım. Bu iki taraf için erkek ve kadın için de geçerlidir.

Toplumun birliğini ve ıslahını nerede arıyoruz, mesela? Fitne ateşinde mi? Kargaşada mı? Dedikoduda mı? Gıybette mi? Hasette mi? Yoksa doğruluk ve birlik beraberlik ruhunda mı arıyoruz?

Allah-u Zülcelâl bütün müminler için şöyle buyuruyor:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanıp bölünmeyin.” (Al-i İmran; 103)

Reçete budur. Fakat biz ister tarikat adıyla olsun, ister cemaat adıyla olsun, ister bir STK adıyla olsun, birbirimizi ayrıştırırsak Allah-u Zülcelal’in bu tavsiyesini yerine getirmemiş oluruz. Allah korusun parçalanıp bölünürüz. Biz bu sorunu kendi kalbimizde ve kendi hayatımızda çözmemiz lazım.

Allah-u Zülcelal nasıl istiyorsa öyle olmak zorundayız. Kalbî hastalıklarımızı bir kenara bırakacağız. Buraya onun tedavisi için gelmedik mi? Ama biz hâlâ o kalbî hastalıkları pekiştirirsek hangi tarikata gidersek gidelim kurtulamayız.

Hz. Nuh Aleyhisselam oğlunu kurtaramadı. Bunu unutmayalım.

Nuh Aleyhisselamın oğlunu kurtaramadığı hakikat, ayette geçiyor. Neden bize örnek veriliyor? Düşünelim diye, değil mi?

Hazreti Fatıma annemiz, o mübarek insan, o ki Resulullah SallAllah-u Aleyhi ve Sellem onu çok seviyordu. “Benim bir parçam,” diyordu ona. O kadar seviyordu. Ona diyor ki,

“Ya Fatıma kızım, Peygamber kızı olduğuna aldanma. Eğer sen de bana secdelerinle yardım etmezsen, kıyamet gününde seni de kurtaramam.”

Biz kendi halimize bakalım o zaman.

Biz Hazreti Fatıma’nın yanında neyiz ki? Allah Resulü kendi öz kızına bu uyarıyı yapmışken, kimse kimseyi kandırmasın.

Tasavvufu hiç kimsenin de bozmaya hakkı yoktur. Emanettir bu. Emanete hakkıyla riayet etmek lazım. Emaneti korumak lazım. Evet, toplumumuzun ıslahı için Allah-u Zülcelal’in ipine sımsıkı sarılmak lazım.

Kardeşler,

“Müminler ancak kardeştir,” (Hucurat; 10) âyetini böyle lafta bırakmak olmaz. O âyeti hayatımıza geçirmemiz lazım. Biz gerçekten kardeşiz. Bu ruhu taşımamız lazım.

Vallahi Allah-u Zülcelal’i kandıramayız. Hiç kimse onu kandıramaz.

Allah-u Zülcelal sizin sesli söylediklerinizi de gizlediklerinizi de yaptıklarınızın hepsini biliyor. Duyuyor, işitiyor, görüyor. O Allah ki Celle Celaluhu gecenin karanlığında simsiyah bir karıncanın o ipince ayaklarının sesini işitir ve onun ayaklarının nereye gittiğini görür. Öyle bir Rabbimiz vardır.

Bu kâinatın Halık’ı bu kadar her şeye vakıftır. Hiç kimse onu kandıramaz. Samimi olalım, Allah’a karşı dürüst olalım.

Neyi nerede arıyoruz dedik.

Bir konu daha var:

“Düşmana karşı zaferi nerede arıyoruz?”

Zelilce teslim olmakta mı? Yoksa tesbihimizi elimize alıp zikir, vird çekmekte, rabıta yapmakta, Hatme yapmakta mı? Yoksa… Yoksa hazırlık yapıp cihatta mı arıyoruz? Bunu yine Allah-u Zülcelal’den öğrenelim mi?

Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede buyuruyor:

“Düşmana karşı gücünüz yettiğince kuvvet hazırlayın.” (Enfal; 60)

Bu bir emirdir ve bu emri yerine getirmek bir ibadettir.

Bizim hangi ibadetlerde neyi aradığımızı iyi bilmemiz lazım.

Kalp huzurunu zikirde arayacağız.

Malın bereketini zekâtta arayacağız.

Bizim mahşeri provamızı o hissi yakalamak için hacda arayacağız.

İnsanlara mutluluğu hediye ederek kendimiz mutlu olmamızı sadakada arayacağız.

Ve biz düşmana karşı galip olmayı da dünya işlerinde çalışarak, gayret ederek, durmadan, yorulmadan, yorulup yorulmadan aslında, yorulmayı yorulmak saymadan, çalışarak, düşmana karşı hazırlanarak ve cihad ederek zaferi arayacağız.

Resulullah sallAllah-u aleyhi ve sellem böyle yaptı. Biz şimdi düşman kapımızdayken elimize tesbih alıp, “Biz zikir yaparak kendimizi kurtaracağız,” dersek, hiçbirinizin aklı bunu kabul eder mi? Kabul etmez.

Bakın zikir dahi olsa, cihad için kılıcı bırakıp tesbih eline almak, sünnetullaha terstir.

Allah-u Zülcelal hepimizi kendi rızasının olduğu yerlerde rızasını arayanlardan eylesin. Onun bizden istediği neyse, neredeyse o, onu orada hayatımızın o noktasında, o virajda, o kavşakta, neredeyse orada aramamızı ve bulmamızı nasip eylesin.

Allah Azze ve Celle zikrimizi de sadakamızı da namazımızı da zekatımızı da haccımızı da cihadımızı da dünyevî gayretlerimizi de, ki onu da Allah için olmaya adamalıyız, niyet etmeliyiz.

Bunların hepsini doğru olan yerde aramamızı ve hakkıyla onun razı olacağı şekilde onu yaşamamızı, uygulamamızı, amel etmemizi nasip eylesin.

Allah-u Zülcelal hepinizden razı olsun.

Biliyorsunuz Sumut Filosu’nun yiğitleri elhamdülillah işgal altındaki Filistin topraklarından döndüler. Maalesef oradaki o zalimler o filodaki aktivistlerin Gazze’ye ulaşmasına engel oldular. Ancak onlar yine de görevlerini yaptılar.

Biz de elhamdülillah en azından imkan dahilinde gerektiğinde ses verdik. Gerektiğinde başka şekillerde yardım etmeye çalıştık.

Sizler de hep bu yardımlara, bu seslere zahiri ve manevi olarak destekler verdiniz. Bu gidenlerin inşallah sevabından hepimize de gelmiştir inşallah.

Bu gidenlerin bu gayreti de boş değildir, boşa da gitmeyecektir Allah katında inşaAllah. Bunların her birisinin mükafatı olacaktır. Ve bunun mükafatlarından bir tanesi de inşAllah-u teala, büyük bir zafere giden yolda, bir basamak olmasıdır.  Şimdi yeni yeni yöntemler keşfetmek, sesler yükseltmek lazım.

Allah-u Zülcelâl Gazze’deki kardeşlerimize yardım etsin, bize de yardım etme şerefini nasip eylesin, bizi vesile kılsın. Tüm mümin kardeşlerimize yardım etsin, bizi de o yardıma vesile kılsın.

Allah Azze ve Celle hepinizin sıkıntılarınızı gidersin, sizlere, hastalarınıza şifalar ihsan eylesin. Dünya ahiret hepinizi mesud, bahtiyar kılsın.

Allah Azze ve Celle rızkınıza, ticaretinize bereket koysun. Sâdâtların yolunda, sıratı müstakimde sabit kılsın. Allah muvaffak kılsın hepinizi.

Âmin.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ