İRFAN SOHBETİ / Zilletin Aynası

  • 22 Temmuz 2026
  • 12 kez görüntülendi.
İRFAN SOHBETİ  / Zilletin Aynası
REKLAM ALANI

İRFAN SOHBETİ

Zilletin Aynası

Seyda Feyzullah Konyevî -KS-

REKLAM ALANI

Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“O zalimler yeryüzündeki her şeye, hatta bunun yanında bir kat fazlasına daha sahip olsalardı, kıyamet günündeki korkunç azaptan kurtulmak için hepsini feda ederlerdi. Daha önce hiç hesap etmedikleri şeyler Allah tarafından onların karşısına çıkarılacaktır. İşledikleri kötülükler önlerine apaçık konacak, alay edip durdukları azap onları çepeçevre kuşatacaktır.” (Zumer, 47,48)

Allah-u Zülcelâl, zulmedenlerin kötü akıbeti hakkında birçok ikazda bulunmuştur. Mahşer günü onlar için hiçbir kurtuluş ümidi olmayacaktır.

Nitekim âyet-i kerimede Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Zâlimlerin hiçbir dostu ve sözü dinlenecek hiçbir şefaatçisi yoktur.” (Mü’min, 18)

Câbir bin Abdullah radıyallahu anh’den rivayet edildiğine göre, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur:

“Zulümden sakınıp kaçınınız. Çünkü zulüm, kıyamet gününde zâlime zifiri karanlık olacaktır…” (Müslim, Birr 56)

Zulmetmekten sakınmak, aynı zamanda zulme engel olmayı da gerektirir. Çünkü kimse engel olmadığı zaman zalimler, zulümlerine çekinmeden devam ederler. Bu sebeple müminlere düşen, adaleti hâkim kılmak ve hakkı ayakta tutmaktır.

Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutun, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Herhangi bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsiz davranmaya itmesin. Adaletli olun; bu, takvâya daha uygundur. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Maide, 8)

Bugün Müslümanlar, Rabbimizin “Adaleti ayakta tutun” emrini insaniyete taşımakta büyük bir zafiyet yaşamaktadır. Bu vahşete, bu zulme karşı sağlam bir set kurulamıyor.

Hani o böbürlenenler?

Hani o meydan okuyanlar?

Hani o kırmızı çizgiler?

Bütün bunlar gösteriyor ki; dillerde büyütülen o azamet, o iddialı söylemler ve o meydan okumalar, başka güçlerin gölgesinde eriyip gitmektedir. Hakikatte ise ortaya çıkan manzara şudur: Rahmân’ın kullarına yapılan zulme sadece seyirci kalınmaktadır.

Evet, o kadar…

Sadece izlemektedirler.

Başka bir şey olmadığını artık açıkça gördük. Bağırıp çağırmakla yangının sönmediğine hep birlikte şahit olduk.

İmam-ı Rabbânî Hazretleri mana olarak şu hakikati ifade ediyor:

“İzzet, Allah’a kul olmanın içindedir.”

İnsan Allah’tan başkasına boyun eğdiği an, hakikatte yokluğa ve zevale boyun eğmiş olur.

Dünya Sevgisine Mağlup Olduk

Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede buyuruyor:

“Sakın gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer iman etmişseniz, en üstün olacak olan sizlersiniz.” (Âl-i İmrân, 139)

Peki biz ne yaptık?

Bu âyet-i kerimeyi bildiğimiz hâlde, Allah-u Zülcelâl’in yücelttiği izzeti terk edip dünyanın kırıntılarına razı olduk. Zulme karşı dimdik durmak yerine sustuk. Geri çekildik. Daha da acısı; bazıları zalimin sofrasındaki artıklara talip oldu. Hakkı değil, menfaati tercih etti.

Hadis-i Şerif’in aynasında bu zilletin sebebine bakalım. İzzet sahibi olması gereken müminler neden bu hâle düştü?

Sevban radıyallâhu anh anlatıyor:

Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdular ki:

“Yabancı kavimlerin, yiyicilerin birbirlerini sofralarına davet ettiği gibi, birbirlerini sizin üzerinize çullanmaya çağıracakları zaman yakındır.”

Orada bulunanlardan biri:

“O gün sayıca azlığımızdan dolayı mı bu durum başımıza gelecek?” diye sordu.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdular:

“Hayır! Bilâkis o gün siz çok olacaksınız. Lâkin sizler, bir selin getirip yığdığı çerçöp gibi, hiçbir ağırlığı olmayan kimseler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize vehni atacak.”

“Vehn nedir ey Allah’ın Rasûlü?” denildi.

“Dünya sevgisi ve ölümden hoşlanmama duygusu.” buyurdular. (Ebû Dâvûd, Melâhim, 5/4297; Ahmed, V, 278)

Resûl-i Ekrem Efendimiz adeta bugünü anlatıyor.

Demek ki bugünkü hâlimizin iki temel sebebi vardır: Dünya sevgisi ve ölüm korkusu.

Mücahidleri istisna edersek, İslam âleminde birçok insanın zihninden muhtemelen şu düşünceler geçiyor:

“Ben cihad edersem…

Ben haykırırsam…

Ben zulme engel olmaya çalışırsam…

Ticaretim ne olacak?

Evim ne olacak?

Malım, mülküm ne olacak?

Çoluk çocuğum ne olacak?”

İşte insanı hareketsiz bırakan bu endişedir. Bu, dünya sevgisinin ta kendisidir.

Hâlbuki o mallar sana kalacak mı?

Senden öncekiler yataklarında öldüklerinde dünya malları onlara kaldı mı?

Sana da aynısı olacak. Hiçbir fark yok.

Bir mücahidin savaş meydanında ölmesiyle, senin yatağında ölmen ve ardından mallarınızın dünyada kalması bakımından hakikatte değişen bir şey yoktur. Çünkü senin malın ahirete gitmeyecek. Ahirete gidecek olan yalnızca amellerindir.

İşte bugünkü zilletin aynası bu Hadis-i Şerif’tir.

Dünya sevgisiyle körleşmiş gözler…

İzzeti kaybetmiş kalpler…

Allah için ayağa kalkmaktan korkan bedenler…

İşte tablo budur. Ve acı da olsa bu tablo, biziz. Biz, bu Hadis-i Şerif’in en ibretli tecellilerinden biriyiz.

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, bin dört yüz küsur sene önce adeta bugünkü hâlimizi haber vermiştir. Bugün o mucizeyi bütün açıklığıyla görüyoruz.

Maalesef biz, vehn hastalığına yakalanmış bir ümmet hâline geldik.

Fakat bu hadislerin haber verilmesindeki hikmet sadece geleceği bildirmek değildir; asıl maksat uyarmak ve uyandırmaktır.

Biz bugün, asırlar önce haber verilen bu hakikati yaşayarak öğrendik.

Başarısızlıkların içinde öğrendik.

Zilletin ortasında öğrendik.

Acının tam merkezinde öğrendik.

Öyleyse bununla uyanmamız gerekir.

Bu hakikat, zilletten kurtulmak içindir.

Bu hakikat, cesaret bulmak içindir.

Cesur olmak için ise dünyadan korkmayı değil, ölümden korkmayı değil; Allah’tan korkmayı öğrenmek gerekir.

İki çeşit korku vardır:

Biri dünya ile ilgili korkular,

Diğeri ahiret ile ilgili korkular.

İnsan dünya hakkında çok korkuyorsa, ahiret hususunda cesurlaşır; Allah korusun, azabı hafife alır.

Dikkat edilirse korku ile cesaret aslında birbirinden ayrı değildir. Korkunun olmadığı yerde gerçek cesaret de olmaz. Çünkü korku, çoğu zaman cesareti doğurur.

İnsan neden korkuyorsa, onun için mücadele eder. Mücadele ise cesareti doğurur. Yani korku, insanı zıddına doğru hareket ettiren bir kuvvet hâline gelir.

Bir insan dünya işleri ve menfaatleri hususunda çok korkuyorsa, ahirete karşı korkusuz hâle gelir. Vurdumduymaz olur. Azaptan korkmaz. Güya azaba karşı cesur davranır.

Fakat yalnız Allah’tan korkan bir insan…

Bu dünyada bütün kâfirlere baş kaldırabilir.

Ahiret için dünyayı gözünde küçültebilir.

Hatta bir kişi, bütün dünyaya meydan okuyabilir.

Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Hira mağarasına çekildiğinde Allah-u Zülcelâl’in kendisine vahyetmesiyle yeryüzüne öyle bir tebliğ sundu ki, risalet çağrısıyla bütün dünyaya meydan okudu.

Çünkü O, Allah için yaşadı.

Çünkü O, yalnız Allah’tan korkuyordu.

Dünyada Allah’tan en çok korkan insan, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemdir. Dolayısıyla dünyaya ve kâfirlere karşı en cesur insan da yine O’dur. Bizim korku ve cesaretimiz de bu hakikatten ibarettir.

İnsan neden korkuyorsa, korktuğu şeyin zıddına karşı cesaret geliştirir.

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî rahmetullahi aleyh mana olarak şöyle buyurur:

“Ey insan! Aslanın önünde kuzu gibi titremeye ne gerek var? Senin Allah’ın var, Rabbin var. Yeryüzünde kölelik zincirini boynuna takma. Çünkü sen özgürlüğün pınarından yaratıldın.”

Sen, zahirde aslan gibi görünen bir güçten yahut bir kâfirden neden korkasın? Ondan korkarsan, onun esiri olursun. Hâlbuki sen Allah’a kullukla özgürleşen bir insansın.

En büyük özgürlük Allah’a kul olmaktır. Çünkü insan, Allah’a kullukla dünyevî prangalardan kurtulur. Nefsin zincirlerini kırar. Şehvetin, arzuların ve geçici heveslerin esiri olmaktan çıkar. O arzular artık seni peşinden sürükleyemez.

Bugün Müslümanların hâli şu temsile benziyor:

Bir padişah düşünün… Hazinesi dolup taşıyor. Serveti var, gücü var. Fakat açlıktan ağlayan çocuğuna bir lokma ekmek veremiyor.

Neden? Çünkü hazinesinin anahtarını düşmanına teslim etmiş.

İşte temsildeki o padişah biziz. Müslümanlar ve İslam âlemi…

Bizim de her türlü imkânımız var. Gücümüz var, servetimiz var, silahımız var. Ama izzetimiz yok. Çünkü bütün bu imkânların anahtarını teslim etmişiz.

Daha da acısı; sadece maddi anahtarları değil, kalbimizin, ruhumuzun, irademizin ve cesaretimizin anahtarlarını da dünya sevgisine ve zalimlerin menfaatine bırakmışız.

İşte asıl felaket budur. Bundan kurtulmamız gerekir.

Önümüzde cennet gibi bir izzet bahçesi dururken, ümmetin dünyanın geçici menfaatlerinin dikenleriyle oyalanmaması gerekir.

Allah-u Zülcelâl Müslümanlara büyük bir izzet bahşetmiştir. Önlerine büyük bir sofra koymuştur.

Fakat Müslümanlar bunu bırakıp dünyanın kırıntılarına talip olursa kaybeder.

Şunu unutmamak gerekir:

Allah-u Zülcelâl’in hiç kimseye ihtiyacı yoktur.

Bir kavmi helâk eder; yerine daha sağlam, daha kuvvetli, daha imanlı ve daha cesur bir kavim getirir.

Öyleyse bu imtihanda kazanacak olan da kaybedecek olan da bizleriz.

Kaybedecek olan Allah’ın yolu değildir.

Kaybedecek olan Allah’ın davası değildir.

Kaybedecek olan İslam değildir.

Kaybeden yalnızca insanlar olur.

Çünkü İslam er ya da geç hâkim olacaktır.

Allah-u Zülcelâl’in yolu er ya da geç galip gelecektir.

“Allah-u Zülcelâl nûrunu tamamlayacaktır; kâfirler istemese bile.”

Ancak Allah-u Zülcelâl, bu nûrun tamamlanmasını müminlerin gayretiyle vesile kılmıştır.

Bu sebeple Allah’tan niyaz etmemiz gerekir. Bize bu yolda vesile olmayı nasip etmesini istememiz gerekir.

Gayret etmemiz gerekir. Ve Allah’ın nûrunu yeryüzüne yaymak için çalışmamız gerekir.

İmam-ı Gazâlî rahmetullahi aleyh mana olarak şöyle buyurur:

“Zulme rıza, zulmün kendisidir.”

Susmak, zalime cesaret verir.

Evet… Bizim sessizliğimiz, zalimin silahından daha öldürücü hâle gelmiştir.

Öyle bir hicran yaşanıyor ki, belki de tarihin hiçbir döneminde İslam bu kadar aşağılanmamıştı.

İslam’ın izzeti bu kadar ayaklar altına alınmamıştı.

Bugün bütün İslam âlemi, bir avuç vahşiye karşı çaresiz bırakılmış gibi görünüyor.

Müslümanın namusu çiğneniyor.

Toprak yetimlerin kanıyla yıkanıyor.

Masum bebekler aç bırakılarak öldürülüyor.

Nasıl bir vahşet…

Hani o günler?

Bir müminin ahı dağları yerinden oynatırdı.

Bir saldırı olduğunda ümmet tek vücut olurdu. Canıyla, malıyla mücadeleye koşardı.

Hatta neneler dahi cephe gerisinde mermi taşır, çorba pişirirdi.

Çünkü onlar şunu çok iyi biliyorlardı:

Şerefle ölmek, zilletle yaşamaktan daha hayırlıdır.

Şimdi ise kalpler pas tuttu.

Ruhlar derin bir uykuya daldı.

Büyük bir gaflet yaşanıyor.

Büyük bir sessizlik yaşanıyor.

Evet, gürültünün içinde büyük bir sessizlik yaşanıyor.

Tarifi zor, dehşet verici bir sessizlik…

Öyle bir sessizlik ki, bazen katliamdan bile ağır geliyor.

Katiller katliam yapıyor.

Bebeklerin kanını döküyor.

Masumları aç bırakarak ölüme mahkûm ediyor.

Daha da acısı…

Bu katiller bizim sessizliğimize gülüyor.

Bizim suskunluğumuza hayret ediyor.

Bu hâl zillet değil de nedir?

Bu sükût, utancın ta kendisidir.

Bu tablo, Hak ile aramızdaki perdelerin ne kadar kalınlaştığını gösteriyor.

Öyleyse şimdi herkes üzerine düşeni yapsın.

Kardeşinin “Yetiş!” diye yükselen çığlığına artık kulaklarını kapatma.

Zira Allah-u Zülcelâl kullarını imtihan eder.

Bakalım kim “Lebbeyk!” diyecek…

Kim sırtını dönecek…

Ey mesuliyet gömleğini giyenler!

Unutmayın…

Divan-ı İlâhî’de hesap günü vardır.

O gün, şah damarından daha yakın olan Allah Celle Celâluhu soracaktır:

“Bu zulme karşı hangi elinizle dur dediniz?”

İşte o gün…

Kimin yüzü ak, kimin yüzü kara; her şey ortaya çıkacaktır.

Öyle bir mahkeme ki, Hâkim’in kendisi Şahit’tir.

Celle Celâluhu…

O her şeyi görüyor. Her şeyi biliyor. Her şeyi işitiyor.

Uyanma Vaktidir!

Artık uyanma vaktidir. Hareket etme vaktidir. Ayağa kalkma vaktidir.

Ümmet-i Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme yaraşan; zulme karşı dimdik durmak, mazluma el uzatmak, hakkın sesi olmak ve zalime engel olmaktır. Çünkü engel olmuyorsan, henüz yapılması gerekeni yapmamışsın demektir.

Bütün bu hâlimize rağmen yine de Allah-u Zülcelâl’in rahmetine talibiz. Ve O’nun rahmetinden dolayı ümitvarız.

Nefsimize gücümüz yetmiyor. Fakat ümitliyiz.

Rabbimiz, rahmetiyle bizi yeniden ayağa kaldırsın.

Allah’ın kitabı hâlâ elimizdedir. Resûlü’nün sünneti hâlâ yolumuzu aydınlatmaktadır. Ve Rabbimiz bize hâlâ seslenmektedir:

“Allah, kendi dinine yardım edenlere elbette yardım edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç ve izzet sahibidir.” (Hac, 40)

Biz O’nun dinine yardım edersek, O da bize yardım eder.

Ne kadar gayret edersek, Rabbimiz ayaklarımızı o kadar sabit kılar.

Zahirde Allah’ın dinine yardım ediyor görünsek de, hakikatte bütün kazanç yine bize dönmektedir.

Öyleyse önümüzde iki yol vardır:

Ya bu âyetle ayağa kalkacağız…

Ya da zilletin bataklığında kaybolup gideceğiz. -Allah muhafaza.-

Ey Müslüman!

Kendi kalbine dön.

Takvâ elbisesini kuşan.

Ümmetin dirilişine omuz ver.

Çünkü izzet ancak Allah’ın katındadır.

Kurtuluş ancak O’nun yolundadır.

Allah-u Zülcelâl hepimizi izzet sahibi kullarından eylesin.

Hepimizi kendi yolunda, istikamet üzere sabit kılsın.

Bizi dinine yardım edenlerden eylesin ve rahmetiyle bize yardım buyursun.

Allah Azze ve Celle birlik ve beraberlik içinde birbirimize destek olmayı nasip eylesin.

Gazze’yi, Doğu Türkistan’ı, Yemen’i, Sudan’ı kurtarmak için bizleri de vesile kılsın.

Ne kadar layıksak, bizi daha büyük liyakat sahibi eylesin.

Allah-u Zülcelâl bütün sıkıntılarınızı gidersin.

Sizlere ve hastalarınıza şifalar ihsan eylesin.

Hepimizi sâdâtların yolunda, sırât-ı müstakîm üzere sabit kılsın.

Âmin.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ