KAPAK / Mânevî Derinleşme
KAPAK
Mânevî Derinleşme
Davut ZAT
İnsanın iç dünyası kocaman bir alem. İki zıt kutbu içinde barındırmakta. Bir yönü devamlı iyilik düşünürken, diğer yönü ise kötülüğe çekmekte.
Yaratılış sırrı ve imtihan açısından önemli olan bu yapı, iradesini kullanarak yapıp ettiği fiilleriyle insanın kalitesini de ortaya koymuyor mu?
Sürekli hisler üretiyor. Bu hissiyatın tepkileri kimi zaman dışa yansıyor kimi zaman da yutkunuluyor. Çalkalanıp duruyor meddücezir gibi.
Hislerimiz geliştiriyor, inceltiyor ve derinleştiriyor. O hal üzerinde kaldığımız sürece farklı dehlizlerde yol alıyoruz. İnsan olmanın ve farklı yönlerimizi keşfetmenin mutluluğu bizlere eşlik ediyor.
Bazen de maddi dünyaya ağırlık verdiğimizden olmalı ki, içselleşmeye ihtiyacımız olduğunu dahi unutuyoruz. Oysa bir dilenci gibi talepkâr olmamız gerekmiyor muydu içsel yönümüzün zenginliğini keşfetmek için?
Duygumuzun, ruhumuzun ve aklımızın ihtiyaçlarını karşılamak için daha yoğun çaba lazım değil miydi?
Bedenimizin bunca doygunluğu ile hantallaştığımız kâfi değil midir artık?
Yüce Allah Celle Celâlühü:
“Kim Allah’a saygısızlıktan sakınırsa, Allah ona bir çıkış yolu gösterir. Ve ona hiç beklemediği yerden rızık verir.” (Talâk; 2-3) diye buyurmaktadır.
İnsanın Allah’ı -Celle Celâlühü- bilmeyi istemesi ve O’nu razı etmeye çalışması maneviyatı istemenin de başlangıcıdır. Çünkü nefsini bilen, Rabbini tanımaya yaklaşır. Nitekim: “Kendini bilen Rabbini bilir.” hükmü gereğince insanlığımızın bir bakıma derecesi de ölçülüyor.
Ruhun Gıdası Salih Ameller
Rabbini bilen insanın önce kendisinin sonra da başka insanların hak ve şerefini çiğnemesi şöyle dursun, ihtimali dahi söz konusu olamaz. Bu hakikat yolunda insanın kötü yönünü nefsi temsil ederken, iyi yönünü de rûhî kabiliyetlerinin güzelliği ortaya koyuyor. Nefsin gıdası kötü davranış yani günahlar iken, ruhunun gıdası da maneviyat denilen güzel amellerdir.
Kur’an-ı Kerim bu hususta:
“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d; 28) diye buyurmaktadır.
Demek ki bedenin olduğu gibi aklın, duygunun ya da ruhun da besleyicileri vardır. Nasıl ki, bir araç yakıtı olmadan yol gidemiyor. Tıpkı bunun gibi insanın manevi cihazatları da doyurulmaya muhtaçtır. Yakıta ihtiyacı vardır. Beslenmeye gerek duyar. Ruhun gıdası da hayırlı ve güzel ameller işlemektir.
“Sâlih amel” demiş büyüklerimiz bunun adına. İçine riyâ karışmayan, sırf Yaratan’ımız için yapılan şeksiz ameller… İnanç bütünlüğü ve devamlılığı açısından da güzel amel ve ahlâkla korunmaya ihtiyaç vardır.
Elbette manevi gıdalarımız arasında da bol bereketli olanları vardır. Bu yüzden Allah’a giden yolda onun rızasını elde edebilecek hiçbir ameli davranışı, insanlığın faydasına olacak eylemlerimizi ve niyetlerimizi küçümseyemeyiz.
Her güzel davranışın manevi bir getirisi olacak ve sadece sevap hanemize yazılmakla kalmayacak! Aynı zamanda sosyal hayatımıza da olumlu katkılar sunacaktır. Diğer taraftan özel ve bireysel hayatımızda da içsel bir doyum elde edeceğiz.
Böylesi bir içe dönüş, insanlığın sakat manzarasına sunulan yegâne çözüm olsa gerektir. Bu reçeteyi asırlar öncesinden müjdelememiş mi insanlığın Efendisi olan kutlu Nebi Sallallâhu Aleyhi ve Sellem?
“Allah sizin suretlerinize ve mallarınıza bakmaz; fakat kalplerinize ve amellerinize bakar.” (Müslim, Birr, 34) diyerek…
Böyle bir çerçeve çizdikten sonra insanlığın neden bu kadar inim inim inlediğinin, insanların nasıl bu kadar canavarlaştığının, kul hakkına girmenin, adaletsizliklerin, zulümlerin, gaspların, iftiraların ve yabaniliklerin nedeni açıkça anlaşılabiliyor.
Nefsinin esiri olan insan, kademe kademe insanlık kabiliyetlerini kaybederek çukurlaşıyor. İyilik yönüyle rûhî ve kalbî meziyetlerini kullananlar ise derece derece yükselerek insanlık kalitesinin en üst seviyesine oturuyor. İşte bu iki kutup arasında gidip gelen kişi, yaptıklarıyla da iki yönünden birini daima yemliyor ya da besliyor.
İnanç sistemimiz içinde adına günah denilen davranışlar nefsi yemlemek olduğundan, canavarlaşmış insan tipolojileriyle karşılaşıyoruz. Rûhen beslenen insanlar ise her gün güzelliklere yolculuk yaptığından fıtraten temiz, ahlâken de güzel, güvenilen ve saygı duyulan insanlar sıralamasında yerine alıyorlar.
Yaptığımız fiiller insanlık ölçümüzün göstergesi olduğundan kendimizi, nereden geldiğimizi ve nereye gideceğimizi de sorgulayan sorumluluk sahibi insanlar yapıyor.
Allah Celle Celâlühü:
“Nefsini arındıran gerçekten kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere boğan da ziyan etmiştir.” (Şems Suresi, 91/9-10) buyurarak bizi uyarıyor.
Huzur Maneviyatta
İnsan, mutluluğu ve huzuru mânâ dünyasında aramalı. Bilmiyorsa araştırmalı ve öğrenmeli. Eksik kalıyorsa bilen “Kâmil öğretici”lerden destek almalı. Zira yeteri kadar maddeye mahkûmiyetin eseri olan güncel sonuçlar ortada ve insanlar mutsuz. Cahilliğimiz ise minare boyu ve biz bunun farkında değiliz. Kendimizi tanıma ve her şeyi bilme konusundaki bilgiçliğimiz ise bir o kadar komik görünüyor.
Kaderin cilvesi ya da hasbelkader geldiğimiz konumları da çoğu zaman nefsimiz adına kullandığımız doğrudur. Oysa imtihan bilip, insanlığın yararına güzel niyetler içinde yürütmemiz vacip iken.
Dünya ise savaşlar sahnesi. İnsanlık yerlerde ve acımasızca sürünüyor. Vahşet dolu manzaraları üzülerek takip ediyoruz, elimizden de bir şey gelmiyor.
İnsanların barbarlaşması, maddeye kul köle olmuşların canavarlaşması, bizleri insanlığımızdan utandırıyor.
Maddenin hükmettiği insan ve dünya güçlerinin dünyayı getirdiği yer cinnetin eşiği değil midir?
Oysa insan olma bilincini yakalayana şuur hali, hayatlara bereketli hediyeler armağan ediyor.
Tasavvuf dünyasının anlı şanlı büyükleri bu yolun gayesini “Kalbi Allah’tan başka her şeyden temizlemektir.” şeklinde tarif ediyorlar.
İnsan olmanın hazzı, ancak manevî gerçekleri tatmakla imkân kazanıyor. Yoksa yiyip, içip, gezip, görüp, yüzüp, eğlenip, çalıp, oynayıp, açılıp, saçılıp, midelerimizi doldurup boşaltarak varacağımız yerin nihai sınırı belli değil midir?
Öldüğümüzde ardımızdan “Ne çok severdi gezmeyi, yemeyi, içmeyi ve eğlenmeyi” denilmesi bir kazanım olarak değerlendirilebilir mi hiç?
Bu kafayla kendimizi tanımadan yaşarsak, daha çok bocalarız, suni hazlar peşinde mutluluk arama derdiyle. Nafile ömür tüketir, emanet olan nefeslerimizi boşuna savururuz hayatın içine.
Ne dersiniz?
Hadis-i Şerifte Efendimiz Sallallâhu Aleyhi ve Sellem bu hakikati:
“Dikkat edin! Bedende bir et parçası vardır. O düzgün olursa bütün beden düzgün olur; o bozulursa bütün beden bozulur. İşte o, kalptir.” (Buhârî, Îmân, 39; Müslim, Müsâkât, 107) diye anlatıyor.
Öyleyse; nefsin kötü telkinlerine karşı ruhun güzelliklerini kendimize kalkan yapmalıyız ki, ideal insanlardan olabilelim.
Maneviyat denilen bu güzel fiillerin toplamı, insani zenginliğimizin de bir göstergesi değil midir?
Nefsini seçenlerin çok olduğu, toplumsal hayatın örneklerine de yansıyan olumsuz göstergeler, dünya insanlığının durumunu portre’liyor.
Veriler, nefis atına binenlerin hayatları yaşanılmaz kıldığını bizlere okuyor. Nefs yaşı olarak ilerleyenlerin ruhen spastik kaldıklarını da resmediyor. Aksi olsaydı şayet, dünyamız böyle olur muydu hiç?
Medeniyeti temsil ettiğini söyleyenler ortalığı yangın yerine çevirip, bir nevi suç makinasına dönerler miydi?
İşte bize fırsat! Kur’ân-ı Kerim’de Yüce Yaratıcımız çözümü sunuyor:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve O’na yaklaşmaya vesile arayın.” (Mâide, 35)
Ruhen büyümek ve maneviyat havuzumuzu doldurarak daha da iç dinamizm kazanmamızın en kestirme yolu. Kendimize dönmek için, iman ehli olduğumuzu ispat etmek için ilahi uyarı. Toplumsal dayanışma, faydalı bireyler ve kendiyle barışık, iç tatminini sağlamış, dışarıya da pozitif yansıma yapabilen insanlardan olabilmenin anahtarı ve geçit kapısı, ayeti kerimenin mesajı…
Aksi halde ise finali yine sözün sahiplerine bırakalım isterseniz. Ne demiş Sevgi Sultanı Yunus Emre’miz; “Bir Molla Kasım gelir, sizi sigaya çeker…” Allah Celle Celâlühü ondan razı olsun.
Maneviyat olarak derinleşmiş, insan gibi insan olma sorumluluğunun hakkını veren fertlerden olabilmek duası ile.
Ömür takvimimizin hepimiz için; hayra, güzele, doğruya, maneviyata ve huzura kapı açmasını Cenabı Mevla’mız Celle Celâlühü ’den niyaz ediyorum.