TEPETAKLAK ÖLÇÜSÜZLÜKLER VE ÇAREMİZ

  • 04 Mayıs 2016
  • 1.620 kez görüntülendi.
TEPETAKLAK ÖLÇÜSÜZLÜKLER VE ÇAREMİZ
REKLAM ALANI

Nereye gidiyoruz?

Günümüz, gerçekleri ters yüz, ölçüleri tepetaklak eden bir sarmalla insanları esir ‎alıyor. Her şey iç içe girmiş, akla-karayı karıştırarak adeta griliğe mecbur etmiş. ‎Zorlanan insan körelmiş. İlimsizlikle yoldaşlık yapan cehalet de sürece eklenince; ‎hal manzaralar kaçınılmaz olmakta.

Etrafımızda dönen şu çirkin, şu basit gündelik ‎olaylara şahit olduğumuzda insanın düştüğü seviyeyi insanlığın gideceği yeri ‎ürkerek izlemekteyiz. Susacağı yerde konuşan, konuşacağı yerde duranları mı ‎ararsınız? Duracağı yerde vuran, vuracağı yerde kılını kıpırdatmayanları mı? Hakkı ‎gözeteceği yerde hakkı olmayana uzanan her türlü fütursuzlara mı, haddi olmadığı halde ‎kendinde hak görerek her türlü hadsizliği yapanlara mı?

REKLAM ALANI

Efendilik yerine zorbalığa ‎teslim olanlar, sevgi yerine kin ve hiddete esir olanlar, adalet yerine bencillikle ‎öfke kılıcını kuşanmışlar, kaderini yaşamak yerine kedere talip olanlar ve daha ‎neleri neleri görmekteyiz ve neleri göreceğiz?

Öyle ki; işin ucu kaçmış! Kim ne dediğini kim ne yaptığını bilmez bir halde! Yani ‎her alanda kaotik bir durum var; nefisler cirit atıyor, nefs mücadelesi nedir bilen ‎yok, şeytanla yoldaşlık kol kola…

Şeytanlaşmış insan, ahlaksızlıklarıyla şeytanları ‎tatile göndermiş neredeyse. Biraz müspet insan arıyorsunuz; işte buldum diyorsunuz. ‎Aldığı eğitime, mensup olduğu camiaya veya aidiyetine bakıyorsunuz, olumlu gibi…

‎İyi niyet besliyorsunuz. Ancak sonraları görüyor yada farkediyorsunuz ki nefsinin atına binmiş “dörtnala” koşuda…

“Kıl beşi ‎kurtar başı” deyip namazlarını da kılsalar, oruçlarını da tutsalar bir arınmaya ‎giremiyorlar. Rafine olmak yok. Namazı miraç yapmaya yetmiyor az bir gayret. ‎Zira zaman günahların deniz gibi olduğu ahirzaman!

İyi niyetliler iyi niyetlerinden dolayı akılsız muamelesi görüyor. ‎Efendilik ve alçak gönüllülük ise ezilme sebebi. Zulüm, büyüğünden küçüğüne dünyayı ‎istila etmiş. Hiçbir şey yapamazlarsa mütedeyyin insanlarla alay edilmekte, iftira ‎atılmakta ve kara çalınmakta. Oysa acınası olan kendi deformasyonları olduğu ‎halde…

Kıskançlık mı dediniz? O insanların cehennemi. Hem kıskanılan, hem de ‎kıskanan huzursuzluğun ateşine tutuluyor. Sonrası harabe gönüller; viran ‎hayatlara dönüşüyor.

Ucuz hayat anlayışı;
“Ye, iç, tüket, boşalt…”

İnsanlar insanlardan istifade etmeyi kabul etmiyor, faydalanamıyor. Uyarıyorsunuz gittiği yolun yanlışlığını koyuyorsunuz ortaya, yaptıklarının kötü olduğunu söylüyorsunuz size düşman oluyorlar. İz’an kaybolmuş yeryüzünden; kırk yıllık dostu doğru söyledi ‎diye sırtını dönüyor. İyiliğini istedi diye kötü oluyor. Niçin? Fıtratı bozulmuş, ‎tabiatı kaymış. İlim, ölçü, akıl, fikir adama hayır etmiyor. Şeytanın maskarası ‎olmuş. Batıl da olsa, yaptığının yanlışlığını bilse de; ‎içini kemiren galip gelme, intikam alma, sözünü geçirme hastalığının müptelası ‎ya. Zilletli insan işte. Aşağılık duygusuna kapılmış eziklik abidesi. En küçük bir güç ‎verdiğinizde o gücü ilk önce iyilik gördüğü insanlara kullanıyor. Ne yapmak lazım? ‎‎

“Bırakın sarhoşu yıkıldığı yere kadar gitsin” demek mi? Lakin insansınız, gönlünüz ‎razı gelmiyor. Sözünüz de tesir etmiyor. Bu defa sarhoş naraları herkesi rahatsız ‎etmeye ve çevreye zarar vermeye devam ediyor. Tam bir ahir zaman ‎manzarası…

Demek ki sadece kulaklar sağır olmuyor. Gözler körelmiyor. Gönüllerde sağır ve ‎kör olabiliyor…

Nefsî davranan insana ‎sesiniz, sözünüz yetişmez. Kendine hakikatin kapısını kapatana hiçbir söz, telkin, ‎yardım, uyarı kâr etmez. Şeytanın dostluğuna talip olana, akıl ne yapsın. İlim nasıl ‎tesir etsin? ‎

Hamiyetsizlik hümanizma ile kol kola. Zulüm ve kabalık cesaret olarak ‎algılanmış. Hedefe varmak noktasında her yol mubah görülmüş. Kendinin cahili ‎insan; hata, günah ve insanlık dışı vasıflanma merdivenlerini hızla tırmanmakta. ‎Müslümanlıkla yoğrulmuş yurdumun insanı; kin, garaz, kıskançlık, öfke ve zillet ‎çukurunda debelenmekte. Ne manevi hasta olduğumuzun farkındayız, ne de ‎kendimizden yola çıkarak rabbimizi tanımanın gayretindeyiz. Varsa yoksa gezelim, ‎tozalım, yiyelim, içelim, tüketelim ve boşaltalım olmuş…

Müsrif bir hayatın ‎pençesinde emanet ömrü heba etmenin peşinde, umutsuz ve ufuksuz yaşıyoruz. ‎Hoyratça, hovardaca, basitçe, ölçüsüzce. Ne ahlaki sakatlıklarımızı keşfetme ‎çabasındayız. Ne manevi doktor arıyoruz, ne de hastalığımızı kabulleniyoruz. Sığ, ‎basit ve suni yöntemlerle günü geçiştirme ölçüsüzlüğündeyiz. Efendiliğin acizlik ‎olarak algılandığı, susmanın kusurları kabullenmek sayıldığı, konuşmanın fayda ‎vermeyeceğini anladığınız yerdeki sukutunuzun, birilerine zafer sarhoşluğu ‎yaşattığı zamane insanlarıyız. ‎

Manevi ahlak gül gibi soldurulmuş. Ayna tutana bile öfke duyulur olmuş. Kendisini ‎düzeltmesi için fırsat tanınanlar fırsatı tepmişler. Kendilerine uzanan elleri ‎itmişler, çözümü düzelmek yerine aynayı kırmakta bulmuşlar…

Şimdi bu ‎manzaralar karşısında gel de üzülme! İnsanın düştüğü yer adına, mazlumların ‎uğradığı haksızlıklar, uğradıkları zulümler adına. Ve insanlığın geleceği açısından! Ne âlâ manzaralar değil ‎mi!?‎

Kendimizi tanımaya ihtiyacımız var!

Peki, “Fotoğrafı ortaya koyduk, tespitler tamam da tamam olmasına, çözüm nedir?” ‎diye sorduğunuzu duyuyor gibiyim.

Çözüme ilk evvela kendimizden başlamamız ‎gerektiğini düşünüyorum. Bir öz eleştiri, bir kendimize dönüş hamlesi ‎gerçekleştirmeliyiz. Bu hastalıkların bizde olma olasılığı nedir? Ne kadarı ‎mevcuttur? Eleştirdiğimiz hususlara kendimizin de düşme olasılığı yok mudur?

Şöyle bir manevi hastalık haritamızı çıkarmamız manevi menfaatimiz için elzem gibi görünüyor. Bunu tespit ‎edebilmek öylesine kolay olmasa gerek değil mi? İlla ilim gerek, illa ölçü gerek! ‎Yoksa ilim bizde gerçek ilim sahiplerine gitmek gerek! Sünneti Rasülullah’a sallallahu aleyhi veselleme teslim olmuş salih ‎kimseleri aramak gerek.

Nasıl ki dişimiz ağrıdığında, gözümüz yandığında, ‎midemiz rahatsızlığında uzmanına gidiyorsak, tıpkı bunun gibi kalp marazları ve ‎nefs hastalıklarımız olduğunda, günaha ve isyana düştüğümüzde de ehline ‎müracaat etmek şarttır. Bu hastalıkların teşhisini koyacak ve tedavisini önerecek ‎gönül doktorlarına ihtiyacımız bulunduğu inkârı mümkün olmayan bir hakikat ‎olarak duruyor önümüzde… ‎

Öyle ise gelin, bize ayna tutacak hak dostu gönül tabiplerinin kapısını çalalım. İlmi ‎yetersizliğimizi, kendimizi tanımadaki eksikliğimizi şikâyet edelim. Güzel ahlak ‎sahibi olmak için azimli olduğumuzu önce kendimize ispat edelim. Ehlullah’ın bize ‎tuttukları boy aynasında nakısiyetimizi (noksanlığımızı) görelim. Görelim ki, hem kendimize hem ‎de çevremize olan ziyanımızı minimize edebilelim. Dünyamız ve ahiretimizi ancak ‎böylelikle imar etmiş oluruz. Aksi mi dediniz; sorunlu, marazlı ve günahkâr bir ‎yapının parçası olmaya devam ederiz.

Allah korusun; huzura düşman, mutsuz insan ‎manzaralarına bir yenisini daha ekleyerek iflas etmişler sıralamasına aday oluruz! ‎Yüce Allah (Celle Celaluhu) bizlere nasıl muhasebe yapacağımızı; hata ve günah yaptığımızda nasıl Rabbimize yöneleceğimizi öğretiyor: “(Âdem ile eşi) dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz.” (Araf; 23)

‎Bizleri bağışla Allah’ım! Bize sevdiklerini sevdir. Dostlarının kapısında kâmil ahlak üzere ‎olanların vasıfları ile vasıflandır bizleri.. Allah yar ve yardımcımız olsun. ‎

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ