TOPLUM VE HİKMET / Hakikatin Sessizliğe Sığmadığı Çağ
TOPLUM VE HİKMET
Hakikatin Sessizliğe Sığmadığı Çağ
Bilal Telci
Birkaç hak ehli, yüreği yanık dert sahibi dışında herkesin sustuğu, gölgelerin asılların yerine geçtiği, kelimelerin ağırlığını yitirdiği korkunç bir devrin tam kalbindeyiz. Hakikatin yetim kaldığı yalanın ise saltanat sürdüğü bir asırdan geçiyoruz. Söz söylemesi, yön göstermesi, kalkan olması gerekenlerin dudakları görünmez kilitlerle mühürlü; nefsini din edinen, söyleyecek tek bir hikmetli sözü olmayanların dili ise ölümcül bir zehir gibi dört bir yanımızı sarmış durumda.
Cehalet, kendi ateşini kendi eliyle tutuşturuyor ve ne yazık ki bu ateşte ilk yanan yine insanın kendi imanı oluyor. İmanına zarar veren, kalbini günbegün karartan, kime ve neye saldırdığını bilmeden fütursuzca koşan devasa bir kalabalıkla karşı karşıyayız. Sosyal medyanın dehlizlerinde, bilgi kirliliğinin girdabında yönlendirilmiş, içi boş sloganlarla doldurulmuş, hakikatin o vakur ağırlığını ömründe bir kez olsun tatmamış bir sürü… Ve onların pervasız dillerinden çıkan her kıvılcım; asırlardır bu ümmete ışık olmuş, canını ve kanını bu dinin bekası için vakfetmiş âlimlerin, velilerin, mürşid-i kâmillerin sinesine zehirli bir ok gibi saplanıyor.
Ama âlimler susuyor. Kürsüler sessiz, kalemler çekingen, bakışlar yere eğik…
Oysa ilim, göğüslerde saklanıp susmak için verilmedi. İlim; zulmetin ortasında bir meşale gibi yanmak, cehaletin ordularına karşı peygamber kılıcı gibi parlamak için verildi. Hakikat ayaklar altında çiğnenirken, fitne toz bulutları gibi göklerde uçuşurken, en adi yalanlar süslü ambalajlarla “yeni bir hakikat” diye pazarlanırken susmak, ilmin vakarına değil, fitnenin cesaretine hizmet etmektir. Allah’ın dinine, O’nun tertemiz şeriatına iftiralar savrulurken köşesine çekilip beklemek, hikmet değil, acziyettir.
Dün, geçmiş âlimlerimizin adını kullanarak uydurma sözler yayan, dini içeriden çürütmeye çalışan hastalıklı ruhlar vardı; bugün ise aynı eller, aynı karanlık zihniyetle kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı İki Cihan Güneşi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme bile iftira edecek, O’nun pak sünnetini tartışmaya açacak kadar ileri gidiyor. Uydurma hezeyanlarla, sözde akılcılık maskesi altında insanları kandıran, kendi hevasını, felsefesini din diye sunan, yalanı ve iftirayı meslek edinmiş bir kitle, ümmetin evlatlarını zehirliyor.
Ve hâlâ bekleyen, hâlâ konuşmayan, “zamanı değil” diyerek geri duran ilim sahipleri… Daha ne olmasını bekliyorsunuz? Değerlerimizin kökünden sarsılmasını mı? Evlatlarımızın inançsızlık uçurumundan aşağı dökülmesini mi? Hakikat bu kadar açıkken, dinimiz bu kadar berrakken, Rabbimiz kitabında, Efendimiz sünnetinde her şeyi apaçık bildirmişken, hangi dünya telaşı, hangi kınanma korkusu sizi susturuyor? Bugün omuz vermezseniz, bugün hakkı haykırmazsanız, yarın o dehşetli hesap gününde konuşacak ne vaktiniz olur ne de Hakk’ın divanına çıkacak yüzünüz!
Bizler, imanımızın ve sarsılmaz akidemizin bir gereği olarak, şu şaşmaz hakikati bütün hücrelerimizle bilir ve iman ederiz ki:
Mülkün sahibi tek ve birdir! Kâinatın idaresi, zerrelerden kürrelere kadar her şeyin tasarrufu, mutlak hükmü ve kudreti yalnız ve yalnız O’nundur. O Allah ki; evveldir, ahirdir, zahirdir, bâtındır. Her türlü noksanlıktan, acziyetten, zamandan, mekândan, uyuklamadan ve unutmaktan mütemadiyen münezzehtir. O, hiçbir yaratılmışa benzemez (Muhalefetün lil havadis); hiçbir akıl O’nun zatını kuşatamaz, hiçbir göz O’nu ihata edemez. O’nun kudreti sonsuz, ilmi nihayetsiz, iradesi mutlak ve muhteşemdir. Güneşi doğduran, kalpleri attıran, rızkı veren, canı alan, hidayeti lütfeden sadece O’dur.
Ne bir melek, ne bir peygamber, ne bir veli, ne bir mürşid, ne de bir âlim O’nun kudretine ve mülküne ortak değildir. Âlemlerin Rabbi olan Allah, yaratıcıdır; geri kalan her ne varsa yaratılandır, muhtaçtır, fakirdir. Hepsi birer kuldur. Seçilmiş, temizlenmiş, dost kılınmış, ümmete rahmet olsun diye gönderilmiş rehberler olsalar dahi, hududullahın içinde birer kuldurlar. Onlar başımızın tacı, gönlümüzün ilacıdır; lakin onların da kalbini çeviren, onları hâlden hâle sokan, kerametlerini yaratan ve onları bize birer hidayet vesilesi kılan ancak ve ancak muhteşem bir nizama sahip olan yüce Allah’tır.
Peki, Allah dostları kimdir? Velilerin, âlimlerin bu dindeki yeri nedir? Bizler velilerimize, mürşid-i kâmillerimize derin bir saygı, eşsiz bir hürmet ve muhabbet duyarız. Çünkü onlar, bu çorak toprakları imanla, irfanla, edeple mayalayanlardır. Anadolu’nun, Rumeli’nin, Horasan’ın manevi mimarları onlardır. Onlar, nefislerini Allah’ın yolunda kurban etmiş, Kur’an’ın ahlakıyla ahlaklanmış, sünnet-i seniyyeyi hayatlarının her saniyesine nakşetmiş hakiki varislerdir. İnsanlar dünya dertlerinin girdabına düşüp boğulmak üzereyken, kalpler katılaşıp yollar karardığında; Allah’ın izni, inayeti ve lütfuyla onlara ışık olan, onlara “Lâ İlahe İllallah” serinliğini tattıran yine onlardır.
Bir mürşid-i kâmilin nazarı, paslanmış kalpleri parlatır; çünkü o nazar, Hakk’ın nuruyla bakar. Onların sohbeti, ölü ruhları diriltir; çünkü onların kelamında peygamber nefesi vardır. Onlar, yeryüzünün manevi direkleri, ümmetin paratonerleridir. Vazifelerini hakkıyla yapan, insanları kendine değil, yalnızca Allah’a ve Resulü’ne çağıran bu mübarek zatlar olmasaydı, bugün savrulduğumuz fırtınalarda tutunacak hiçbir dalımız kalmazdı. Onları inkar eden, onlara hakaret eden bir zihniyet, aslında dinin manevi ruhunu, ihsan şuurunu ve kalp fıkhını inkar etmektedir.
Fakat hakikat şudur ki; biz, mürşid-i kâmillerle omuz omuza, kalp kalbe yürürüz; ama secdemizi, rükûmuzu, dualarımızı yalnızca eksiksiz ve kusursuz olan Allah’a ederiz. Onları Allah için, Allah’ın dostu oldukları için canımızdan çok severiz; ama yaratma ve yok etme kudretinin yalnızca Allah’a ait olduğunu bilir iman ederiz. Onlara hürmet eder, eşiklerinde edeple bekleriz; ama mülkün asıl ve tek sahibinin Allah olduğunu, onların da O’nun dergâhında birer kul olduğunu asla unutmayız.
Bu eşsiz dengeyi kuramayanlar, ya onları inkâr edip maneviyatsız, kupkuru, kibirli bir dinciliğe saplanırlar; ya da onlara (hâşâ) uluhiyet atfedip şirkin karanlıklarında kaybolurlar. Oysa Ehli Sünnet’in yolu, dengenin, ifrat ve tefritten uzak durmanın, tevhidi korurken vesilelere edep göstermenin yoludur.
Bugün yapılması gereken, alnı secdeye varan herkes için gün gibi ortadadır: Hakikati eğip bükmeden, kimseyi putlaştırmadan, kimseyi ilahlaştırmadan yalanın ve cehaletin dimdik karşısında durmak! “Acaba ne derler?” putunu kırmak. Fitnenin karşısında susmamak, pısırıklaşmamak. İlmin o görkemli izzetini yeniden ayağa kaldırmak ve bu mazlum ümmeti, hak ile bâtılı birbirine katanların, şöhret peşinde koşan şarlatanların elinden çekip almak. Çünkü bu din bir tanedir; asıldır, paktır. Ve bu din, köşesine çekilen suskunların değil, bedeli ne olursa olsun hakkı haykıranların, ateşe atılmayı göze alan İbrahimlerin, kınayıcının kınamasından korkmayanların omuzlarında taşınır ve yücelir.
Bu satırları kaleme alan bu fakir, ne bir allame, ne de bir kanaat önderiyim; yalnızca bu ümmetin dertleriyle dertlenen sıradan bir Müslümanım. Ancak gördüğüm bu korkunç manzara, meydanın çakallara bırakılmış olması ve asıl konuşması, kükremesi gerekenlerin o derin, o sağır edici suskunluğu, bizim gibi sıradan okur-yazar Müslümanları içten içe kahrediyor.
Kalbi mühürlü bu edepsizlerin, pervasızca televizyon ekranlarında, sosyal medya çukurlarında geçmişimizi aydınlatan o güzide âlimlerimize, evliyalarımıza fütursuzca dil uzatması, onların aziz hatıralarına, halifelerine ilmiyle amil Alimlerimize , hakaret etmesi etimizi kemiğimizi yakıyor, içimize dokunuyor. Bizim yüreğimiz kan ağlarken, ilmin kalesi olan sizler de bütün bu olup biteni biliyorsunuz, görüyorsunuz, duyuyorsunuz… Ama susuyorsunuz.
Bu suskunluk, Hakk’ın rızasına muvafık mıdır? Bu suskunluk, ruz-i mahşerde Resulullah’ın (s.a.v) huzurunda nasıl savunulacaktır?
Bizim elimizden gelen, yüreğimizdeki bu yangını kelimelere dökmek, bu çığlığı gök kubbeye bırakmaktır. İnşallah, en kısa zamanda ilmin o sarsılmaz vakarını kuşanır, omuzlarınızdaki o ağır kaftanın hakkını verir ve ilim ehli olmanın sizlere yüklediği mesuliyetle, sizlere yakışanı yaparsınız.
Mülk Allah’ındır, hüküm Allah’ındır. Dini koruyacak olan da O’dur; ancak bizler hangi safta durduğumuzdan hesaba çekileceğiz.
Vesselam.