TOPLUM VE HİKMET / Mülkün Yegâne Sahibi ve Fail-i Hakiki’yi Bilmek

  • 24 Eylül 2026
  • 8 kez görüntülendi.
TOPLUM VE HİKMET  / Mülkün Yegâne Sahibi ve Fail-i Hakiki’yi Bilmek
REKLAM ALANI

TOPLUM VE HİKMET

Mülkün Yegâne Sahibi ve Fail-i Hakiki’yi Bilmek

Bilal Telci

REKLAM ALANI

İslam akidesinin ve Ehli Sünnet vel Cemaat itikadının sarsılmaz temel direği, tevhiddir. Kelime-i Tevhid ile ikrar ettiğimiz bu temel, kâinattaki her türlü oluşun, değişimin, takdirin ve idarenin yalnızca ve yalnızca Allah-u Teâlâ’ya ait olduğunu ilan eder.

Tasavvuf yolu ise bu itikadı akıldan kalbe indirme, imanın hakikatini zevk etme ve her an Allah’ın huzurunda olduğunun bilinciyle (ihsan sırrıyla) yaşama disiplinidir. Dolayısıyla kâmil bir tasavvuf ahlâkı, kulun kendi acziyetini bilmesi ve mutlak kudret sahibinin önünde “yok” hükmünde olduğunu idrak etmesiyle başlar.

Ancak ne yazık ki her dönemde olduğu gibi günümüzde de tasavvufun özünden, edep ve adabından uzak, nefsî hesaplar veya cehalet sebebiyle bu berrak pınarı bulandırmak isteyen fitne odakları ortaya çıkabilmektedir. Kendilerine tabi olan kitleleri elde tutmak, cemaatleri bölmek veya dünyevî menfaat devşirmek adına, vefat etmiş büyük velilerin “kâinatı tasarruf ettiğini”, “insanları bizzat yönettiğini” iddia etmek, sadece o zatların aziz hatırasına bir saygısızlık değil, aynı zamanda Ehli Sünnet itikadının kalbine saplanmış bir hançerdir.

Ayet ve Hadisler Işığında Mutlak Tasarruf

İslam inancına göre Allah’ın izni ve dilemesi olmadan kâinatta yaprak kımıldamaz. Mülk O’nundur, hüküm O’nundur ve O’nun mülkünde hiçbir ortağı, yardımcısı ya da vekili yoktur. Kur’an-ı Kerim bu hakikati kulaklara ve kalplere defalarca küpe yapar:

“De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü geri alırsın…” (Âl-i İmrân, 26)

“Göklerin ve yerin mülkü (ve yönetimi) yalnızca Allah’a aittir. O, dilediğini yaratır…” (Şûrâ, 49)

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem ise İslam akaidinin bu en temel kuralını henüz çocuk yaşta olan Hazreti Abbas’ın oğlu Abdullah’a radıyallahu anhumaya  öğretirken, mahlukatın acziyetini ve Allah’ın mutlak iradesini şu muazzam sözlerle beyan etmiştir:

“Evladım! Sana bazı kelimeler öğreteyim: Allah’ın emir ve yasaklarını koru ki Allah da seni korusun… Bir şey isteyeceksen Allah’tan iste. Yardım dileyeceksen Allah’tan dile. Bil ki, bütün ümmet sana fayda vermek için bir araya gelse, Allah’ın senin için yazdığından başka bir fayda veremezler. Eğer sana zarar vermek için bir araya gelseler, yine Allah’ın senin için yazdığından başka bir zarar veremezler. Kalemler kaldırılmış, sayfalar kurumuştur.” (Tirmizî, Kıyamet, 59)

Bu sarih naslar karşısında, bir beşere —velev ki o beşer Allah’ın en sevgili veli kulu olsun— müstakil bir tasarruf, idare veya yönetim atfetmek akıl ve iman çizgisiyle bağdaşmaz.

Tasavvufta “Fail-i Hakiki” Kavramı ve İkram Sırrı

Tasavvuf büyükleri, “Lâ fâile illallâh” (Allah’tan başka hakiki fail/iş yapan yoktur) düsturunu hayatlarının merkezine koymuşlardır. Büyük zatların hayatlarında görülen kerametler, manevi yönelişler (teveccüh), himmet ve nisbet, asla o zatların kendi güçleriyle ürettikleri birer kudret gösterisi değildir. Bunlar, Allah-u Teâlâ’nın sevdiği kulunu halka sevdirmek ve onun eliyle ikramını izhar etmek için yarattığı tecellilerdir.

* Keramet ve İkram: Allah’ın veli kuluna bir ikramıdır. Kul burada bir aktör değil, aynadır. Aynadaki ışık güneşindir, aynanın kendisinden bir aydınlık doğmaz.

* Himmet ve Nisbet: Himmet, bir veli zatın müminin kalbine hayır dua ile yönelmesi, onun hidayeti ve istikameti için Allah’a iltica etmesidir. Yoksa “ben dilediğimi dilediğim an yaparım” kibirlenmesi değildir.

Nitekim mahlukatın en şereflisi, silsilenin başı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hakkında bile Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:

(Bedir’de düşmana bir avuç toprak attığında) “Attığın zaman sen atmadın, fakat Allah attı.” (Enfâl, 17)

Âlemlerin Efendisi’nin fiilinde bile hakiki fâil Allah-u Teâlâ ise, ondan sonra gelen hiçbir veli zatın müstakil bir tasarrufundan bahsedilemez.

Sadat-ı Kiram’ın Dilinden Akide ve Edep Dersleri

Bugün kendi çıkarları için perdelerin arkasına saklanıp “falan şeyh dünyayı yönetiyor” diyenlerin iddialarını, yine o feryat ettikleri büyük zatların bizzat kendi eserleri ve sözleri çürütmektedir.

Hazreti Mevlânâ’nın Acziyet İtirafı

Hazreti Mevlânâ Celaleddin-i Rûmî, Mesnevî boyunca insanın ne kadar yüksek makama ererse ersin Allah karşısında bir “hiç” olduğunu haykırır. O, velilerin tasarrufunu bir kudret değil, Allah’ın iradesine tam bir teslimiyet olarak görür:

“Biz, iki kapılı bir handa yürüyen acizleriz. Bizim elimizde ne güç var ne kuvvet. Kamıştan yapılan bir ney, üfleyenin nefesi olmadan ses verebilir mi? Veliler de Allah’ın rüzgârı önünde birer yaprak gibidir; rüzgâr onları nereye dilerse oraya sevk eder.”

Mevlânâ’ya göre veli, kendi iradesini Allah’ın iradesinde eritmiş (fena fillah olmuş) kişidir. Kendi iradesi kalmayan birinin “ben cemaati yönetiyorum, dünyayı evirip çeviriyorum” diye bir iddiası olması tasavvufun tabiatına aykırıdır.

İmam-ı Rabbânî Hazretlerinin Mektubat’ındaki Uyarılar

Tasavvuf itikadının ve Ehli Sünnet çizgisinin en büyük muhafızlarından olan İmam-ı Rabbânî kuddise sırruh Mektubât isimli şaheserinde, birçok mektuplarında mealen şeriat sınırlarını aşan ve velilere ilahi sıfatlar yüklemeye kalkan cahil müritleri ve art niyetli kişileri şiddetle uyarır:

“Veli zatlar, Allah ile kul arasında birer hidayet rehberidir. Onların kalplerindeki feyiz ve nur, müritlerin kalplerine sirayet eder. Ancak bilinmelidir ki, hidayeti veren de kalpleri evirip çeviren de sadece Allah’tır. Bir veliye, Allah’ın sıfatlarından olan ‘mutlak idare ve tasarruf’ vasfını vermek, ayağı kaydıran muazzam bir tehlikedir. Kul kuldur, Rab de Rab’dir. Kul ne kadar yükselirse yükselsin, kulluk makamından öteye geçemez.”

İmam-ı Rabbânî kuddise sırruh velinin vefatından sonra da ruhaniyetinden istifade edilebileceğini (dua ve tevessül yoluyla) kabul eder ancak bunu bir “dünya idaresi ve hükümet kurma” mantığına bürüyenlerin rotayı dalalete (sapıklığa) çevirdiğini net bir dille ifade eder.

Fitne Mucitlerinin İmanla Oynaması

Mürşid-i Kâmil olan zatlar hayatlarındayken talebelerine her zaman namazı, cemaati, haramlardan kaçınmayı ve her şeyden önce sahih bir Ehl-i Sünnet itikadını emretmişlerdir. Kendilerinden sonra birer “güç odağı” gibi gösterilmekten her zaman Allah’a sığınmışlardır.

Bugün o pak zatların arkasına sığınarak “bizi falan veli yönetiyor, kararları o veriyor” diyenlerin asıl derdi:

1. Sorumluluktan Kaçmak: Kendi şahsi, dünyevi veya siyasi kararlarına kutsiyet atfederek müritlerin sorgulama yeteneğini ellerinden almak.

2. Cemaati Bölmek: “Gerçek tasarruf bizimle” diyerek saf ve temiz Müslümanların imanı ve bağlılığı üzerinden fitne ateşi yakmak.

Bu durum, insanların temiz maneviyat duygularını sömürerek imanın en hassas noktası olan tevhid inancını zedelemektedir. Kul ile Allah arasındaki o muazzam kulluk bağı koparılmakta, araya adeta şirk kokan yapay idare mekanizmaları yerleştirilmeye çalışılmaktadır.

Ehl-i Sünnet akidesinin berraklığı ve tasavvuf adabı bizlere öğretir ki; mülk Allah’ındır, tasarruf Allah’ındır. Veliler ise o mülkün içinde, Allah’ın rızasını kazanmış, ümmete numune-i imtisal (örnek) olmuş rehberlerdir. Onların hürmeti kalbimizde bakidir; dualarından, ruhaniyetlerinden ve geriye bıraktıkları ahlak mirasından istifade edilir. Ancak çizgiyi aşarak onları birer gizli dünya idarecisi pozisyonuna getirmek ne İslam’a, ne irfana ne de edebe sığar.

Müslümanlara düşen vazife, bu tür aklıevvellerin ve menfaat şebekelerinin fitnelerine karşı uyanık olmak, dini bizzat kaynağından —Kur’an, Sünnet ve ulemanın sahih eserlerinden— öğrenmektir. Unutulmamalıdır ki, Fail-i Hakiki Allah’tır; O dilemedikçe ne bir veli, ne bir nebi ne de kainattaki tek bir zerre hareket edebilir.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ