TEFEKKÜR UFKU / Matbaanın Yıkıcı Etkisi
TEFEKKÜR UFKU
Matbaanın Yıkıcı Etkisi
Dr. Cengiz Karagöz
Matbaa, görsel hayatın mekanikleşmesinde Matbaanın bulunması ve yaygınlaşması, insanlık açısından önemli değişimleri beraberinde getirdi. Bu buluş sayesinde çok sayıda kitap basıldı ve bilgi geniş kitlelere hızla ulaştı. Matbaa, Avrupa’da dogmatik düşüncenin zayıflamasında ve yeni devlet sistemlerine geçilmesinde etkili oldu. Okuma yazma oranlarının artmasında da önemli rol oynadı. Ne var ki tüm bu yorumlar, matbaanın genellikle tek yönlü değerlendirilmesine yol açtı. Oysa artık bu kalıpların kırılması gerekiyor. Matbaa insanlığı her anlamda ileri mi götürdü? İnsanlar daha adil ve mutlu bir dünyada mı yaşadı? Bu teknolojik devrim hiç suiistimal edilmedi mi? Bu sorulara verilecek yanıtlar, matbaanın karanlık yüzünü de gözler önüne serecektir.
Matbaanın olumsuz etkilerinden biri, el yazısının anlamını yitirmesi oldu. Her kişinin ya da yazarın kendine özgü el yazısı, zamanla önemini kaybetti. Matbaaya teslim edilen eserler, tek tipleştirilmiş harf formatlarında üretildi. Daha önce farklı görsel estetiğe ve sanatsal değere sahip el yazıları yok olmaya mahkûm oldu. Bu görsel zenginlik, yerini makinenin standartlaştırdığı soğuk bir görselliğe bıraktı. Okuyucu hangi kitabı açsa aynı biçimde dizilmiş harflerle karşılaştı. Yani matbaa, görsel hayatın mekanikleşmesinde önemli bir faktör haline geldi.
Bir başka yıkıcı etki ise sözlü geleneğin zenginliğine vurulan darbedir. Kitapların yaygınlaşması ve okumanın bireyselleşmesiyle bilgiye ulaşma biçimi kökten değişti. Sözlü kültürdeki münazara ve sohbet ortamlarının yerini, toplumdan soyutlanıp yalnız başına okuyarak bilgi edinme eğilimi aldı. Bu durum, sosyal bağların zayıflamasına ve bugünkü bireyselliğin güçlenmesine yol açan etkenlerden biri oldu. Eskiden rehberler eşliğinde yapılan öğrenme etkinliklerinin yerini, bireysel okuma aldı. Böylece kişiler bilgiyi arzularına göre yorumlamaya ve bağlamından koparmaya başladı. Sözlü geleneğin bir diğer zenginliği de bilgiyi aktaran kişinin, karşısındaki kitlenin düzeyine göre üslubunu belirlemesiydi. Dinleyicilerin yaşına ve bilgi birikimine göre değişen bu anlatım, matbaa ile birlikte olanaksız hale geldi. Seri üretim kitaplarda tek tip bir üslup vardır; kitabı kim okursa okusun, yazarın anlatımına kendini uyduramazsa metni anlamayabilir. Kısacası sözlü kültürde hitap edilen kişiler merkezdeyken, matbaa kültüründe yazar ve onun tek tip anlatımı merkeze oturur.
Matbaanın ulus devletlerin kurulmasında ve bilginin tek merkezden kontrol edilmesinde de kayda değer bir etkisi oldu. Basımı ve hangi bilgilerin öğretileceğini tek elden yöneten ulus devletler, kitlelerin algısını denetim altına aldı. Kara propaganda ve çarpıtılmış tarih anlatımıyla dolu kitaplar, eğitim kurumları aracılığıyla topluma dayatıldı. Orta Çağ dogmalarından kurtulan modern insan, bu kez ırkçılığa dayalı ulusçuluk akımlarının yeni dogmalarını benimsedi. Hitler ve Mussolini gibi despotlar rejimlerini matbaa sayesinde pekiştirdi; kitleleri etki altına almak için bu teknolojiyi kullandılar. İki dünya savaşının temelinde, matbaanın bu şekilde suiistimal edilmesinin yattığını söylemek abartı olmayacaktır.
Doğu toplumlarının sömürülmesinde de bu buluşun payı büyüktür. Oryantalist bakış açısıyla üretilmiş haritaların ve bilgilerin, propaganda aracı olarak sömürülen toplumlara empoze edilmesinde matbaanın rolünü açıkça görürüz. Avrupa mitlerine dayalı “beyaz ırkın üstünlüğü” ve “medeniliği” yalanları, siyahi toplumlara matbaa yoluyla dayatıldı. Böylece sömürgeciliğin başlamasının ve sürdürülmesinin temelleri atılmış oldu.
Matbaa ayrıca bilginin yayınevlerinin tekeline geçmesine ve piyasadaki maddi kaygıların ön plana çıkmasına neden oldu. Hangi kitabın ya da hangi bilginin basılacağı konusunda yayınevleri otorite sahibi hale geldi. Yani bir eserin basılıp basılmayacağı, yayınevlerinin menfaatine ve vicdanına kaldı. Bilginin ne kadar özgürce yayılacağı tartışmalı bir konu halini aldı. Yazarlar, kitaplarını piyasanın ve yayınevlerinin taleplerine göre, maddi kaygılarla kaleme almaya başladı. Sözlü gelenekteki anonim eserlerin yerini, matbaa kültüründe kâr amacı güden ve prestijini düşünen yazarlar aldı. Kitapların değeri, nitelikten çok satış istatistikleriyle ölçülür oldu.
Yani matbaa, bizim sandığımız gibi her zaman iyiliğe ve güzelliğe kapı aralamadı. Elbette bunun doğrudan suçu matbaanın kendisinde değildir. Matbaa da diğer teknolojik ürünler gibi kötüye kullanıldı; sömürü ve zulüm düzeninin bir parçası haline getirildi. Bugün de bu durumu aynı farklı biçimlerde görmek mümkündür. Asıl mesele, bu araçları hangi amaçla kullandığımız ve onlarla nasıl bir ilişki kurduğumuzda gizlidir.