GÖNÜL SOHBETLERİ / Allah-u Zülcelâl Sabredenlerle Beraberdir
GÖNÜL SOHBETLERİ
Allah-u Zülcelâl Sabredenlerle Beraberdir
Seyda Muhammed Konyevi -KS-
Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede buyuruyor ki:
“Ey îman edenler! Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım dileyin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara, 153)
Hakikaten de insan biraz derin olarak düşündüğü zaman, ister günahlardan muhafaza olmak hususunda, isterse ibadetlerin üzerinde devam etmek hususunda olsun, her şeyin sabırla olduğunu görür. Onun için de Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede; “Sabır ve namaz ile yardım isteyin,” buyuruyor.
Ancak Allah-u Zülcelâl’in rızasına meraklı olan ve hakikaten üzerine düşkün ve âşık olan kimseler, bu sabrın kıymetini bilir. Biraz kendi nefslerine baskı yapmak suretiyle sabrederler ve bu mükafata nail olurlar.
Sabır şu üç şeyin üzerinde olur:
Birincisi;
Belâların üzerinde sabretmektir. İnsan Allah-u Zülcelâl’in vermiş olduğu bir musibete karşı sabrettiği zaman, Allah-u Zülcelâl ona cenneti âlâda üç yüz derece makam verir. Her bir derecenin arasındaki mesafe, yerle göğün arasındaki mesafe kadardır.
İkincisi;
İbadetlerin üzerinde sabretmektir. Yani insanın nefsi ibadet yapmak istemediği zaman, nefsi ibadetin üzerine ikrah etmek suretiyle sabretmektir. Nefsini ibadetin üzerine ikrah ederek sabreden kimselere Allah-u Zülcelâl cenneti âlâda altı yüz derece makam verir. Her bir derecenin arasındaki mesafe de, yerle göğün arasındaki mesafenin iki katı kadardır. Onun için denilmiştir ki;
“Nefs istemediği zaman onu ikrah ederek yapılan ibadet, nefs istediği zaman yapılan ibadetten kat kat daha efdaldir.”
Çünkü nefs ibadet yapmayı istemediği zaman, ona muhalefet ederek ibadet yapmak Allah-u Zülcelâl’in yanında çok makbuldür. Fakat maalesef çok sabırsız olduğumuz için, nefsimiz ibadet yapmayı istemediği zaman; “Olmuyor işte, yapamıyorum, bunalıma giriyorum” diyerek ibadetlerimizden uzaklaşıyoruz.
Şeytan nefsi kendisine perde yaparak önümüze yüz tane bahane çıkarıyor. Tabii insan da kendi nefsine ve şeytanın dediğine uyup, günlerini, gecelerini aylarını, yıllarını bitiriyor ve bu şekilde kabre kadar gidiyor. O zaman da iş işten geçmiş oluyor.
Üçüncüsü ise;
Günah yapmamanın üzerinde sabretmektir. Bu hal, nefs için daha zor olduğu için, derecesi de daha fazladır. Günah yapmamanın üzerinde sabreden kimselere Allah-u Zülcelâl cenneti alada dokuz yüz derece makam verir. Her bir derecenin arasında yerle gök arasındaki mesafenin üç katı kadardır.
Demek ki buradan da anlaşıldığı gibi, İslâm dininde günah yapmamak her şeyden daha üstündür. Çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem hadisi şeriflerinde buyuruyor ki;
“Harama bakış, iblisin zehirli oklarından bir oktur. Her kim Allah korkusu sebebiyle onu terk ederse, Yüce Allah bu davranışına karşılık ona, kalbinde halâvetini hissedeceği bir iman bahşeder.” (Hâkim, IV, 349/7875; Heysemî, VIII, 63)
Yani Peygamber Efendimiz aleyhisselatu vesselam buyuruyor ki:
“Bir kimsenin karşısına yabancı bir kadın çıktığı zaman, gözü o yabancı kadına çarptığında birinci bakışından ona günah yoktur. Ama gözünü kadından ayırmaz ikinci defa bakarsa bu günahtır. Ve bu şeytanın zehirli oklarından bir oktur, o kimsenin kalbine saplanır.”
Bu zehir insanın vücuduna saplandığı zaman yaptığı ibadetlerden bir tat alamaz, ibadetlerini yapamaz hale gelir.
Zaten bu günahlar bizim başımıza bêla olmuşlardır. Nefs günahların üzerine daha fazla düşkündür. Günah yaptığımız zaman ibadetin tatlılığı gidiyor.
“Ama bir kimsenin gözü yabancı bir kadına çarptığı zaman, Allah için hemen gözünü onun üzerinden çekerse, Allah-u Zülcelâl’in nuru, feyzi o kimsenin kalbine gelir ve bu nurla, feyzle ibadetin tatlılığını hisseder.”
İnsan dünyada daima kâr ve zararın arasındadır. Yaşadığı sürece ya kâr yapar ya da zarar yapar. Nasıl dünya ticaretimizde zarar etmemek için üzerinde titizlikle duruyorsak ahiretimiz için de aynı titizliği daha fazla göstermemiz lazımdır.
Allah-u Zülcelâl yukarıdaki âyet-i kerimede; “Allah, sabredenlerle beraberdir,” buyuruyor. Halbuki Allah-u Zülcelâl herkesle beraberdir. Çünkü başka bir âyet-i kerimede;
“Biz size şah damarınızdan daha yakınız,” (Kâf, 16) buyurmaktadır.
Demek ki Allah-u Zülcelâl aslında herkesle beraberdir. Fakat; “Allah, sabredenlerle beraberdir,” âyet-i kerimesinin manası, onların yardımına koşmakla, onları sevmekle ve kendine dost yapmakla beraberdir demektir. İnsan ibadet yaptığı zaman Allah-u Zülcelâl, onunla bu şekilde beraberdir. Çünkü Peygamber Efendimiz aleyhisselatu vesselamdan rivayet olunan bir hadisi kudside;
“Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki; ‘Kulum, nafilelerle bana öyle yaklaşır ki taa onu sevinceye kadar…’” buyurmuştur.
Demek ki insan ibadet yaptığı zaman Allah’ın sevgilisi olur. Allah-u Zülcelâl ona âşık olur, o da Allah-u Zülcelâl’e âşık olur. İşte ibadet böyle kıymetlidir ve bizim için çaredir, kurtuluştur. Böyle olduğu halde ona sarılmamak çok yanlıştır.
Şeytanı Sevindirmeyelim!
Subhanallah! Bizden önceki selefler, tabiinler, ashab-ı kiramlar da bizim gibi beşerdirler. Ama bizimle onların arasındaki fark dağlar gibidir. Allah-u Zülcelâl’e karşı itikat bakımından, uyanıklık bakımından bizimle onların arasında dağlar kadar fark vardır.
Ebu Zerr radıyallahu anh’ın bir keçisi vardı. Onun sütünü içiyorlardı. Bir gün eve geldiğinde baktı ki kölesi keçinin bir ayağını kırmış. Kölesine;
“Bunun ayağını kim kırdı?” Diye sordu. Kölesi onun karşısında dikilerek;
“Ben kırdım. Sen gazaplanıp bana vurasın ve günaha giresin diye mahsus kırdım” diye cevap verdi.
Böyle bir olay karşısında biz olsak ne cevap veririz? Hemen biz de onun başını, kolunu kırarız. Ama Ebu Zerr radıyallahu anh şöyle bir durup düşündü;
“Bu köle niçin böyle yaptı? Beni gazablandırmak için onu teşvik eden şeytandır…”
Zaten şeytandan başka kim böyle düşünebilir ki?
“…Ama seni bunu yapmaya teşvik edeni ferahlandırmayacağım, onu kahredeceğim ve seni Allah için azad ettim,” dedi.
İşte bakın! Onlar nasıl da uyanıktırlar.
Allah-u Zülcelâl’i razı etmek, şeytanı kahretmek ve kendilerini günahlardan muhafaza etmek için nasıl da derin olarak düşünüyorlardı. Aslında böyle davranmak, herkesin görevidir.
Ebu Zerr radıyallahu anh bu dünyadan gitti ama nasıl gitti? Cennet ona helâl olsun! Hepimizin bundan ders alması lazımdır.
Allah-u Zülcelâl’in rızasını, cennet-i âlâyı, cehennemden muhafaza olmayı ve nice insanlara şefaatçi olmayı hep bu ders almayla, derin düşünmeyle kazanıyorlardı.
Elimizden geldiği kadar Allah-u Zülcelâl için taat yapalım, zikir yapalım ve bahusus Allah’ı çok sevelim. Bu çok mühimdir. Allah’ı sevmek de Allah’ın sevdiği şeyleri sevmek, sevmediği şeyleri sevmemektir.
Kıyamet günü bir kişi getirilir, sakaleyn ibadeti yapmış yani cinlerin ve insanların ibadetini yapmış, ama Allah’ın sevmediği bir şeyi, dünyayı sevmiş, Allah’ı layık-ı vechile sevmemiş. Ona diyecekler ki:
“Yazıklar olsun, bu kul Allah’ın sevmediği bir şeyi sevmiş!”
O kişi, utancından yerin dibine girmek isteyecektir, o kadar hayâ edecektir. Allah’ın sevmediği bir şeyi sevdiği için…
Onun için değmez, Allah’ın sevmediği şeyleri sevmeye değmez. Çünkü neyi seversen sev, ayrılacaksın. Diyelim ki köşk yapmışsın, seviyorsun ama ayrılacaksın. Sen misafirsin onun içinde.
Görüyoruz, insan ölünce götürüp mezara koyuyorlar. Ondan sonra kıyamete kadar birbirlerini görmezler.
Böyledir halimiz ama gafletle üstünden geçip gidiyoruz, üzerinde derin düşünmüyoruz. Hep dünya düşüncelerine dalıyoruz, onun için yanlış yapıyoruz.
Gafletten Uyanalım!
Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki:
“Sizi ancak boş yere yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?”(Mü’minun, 115)
Bu âyet-i kerimede Allah-u Zülcelâl kullarını, kıyamet gününde perişan olmamaları için daha dünyada iken ikaz etmektedir. Bir baba nasıl çocuğuna nasihat ederek; “Zararlı olan işlerden kendini muhafaza et,” diyorsa, Allah-u Zülcelâl de kendimizi zararlı şeylerden muhafaza etmemiz için bize nasihatte bulunarak uyarmaktadır. Onun için, “Şiddetli bir gafletten dolayı zannediyor musunuz ki sizi boş yere yarattık” buyurmuştur.
Demek ki bizim yaratılmamızda mutlaka hikmetler vardır. Bu yüzden Allah-u Zülcelâl bizi ikaz etmektedir. Eğer biz Allah-u Zülcelâl’e ibadet edersek, nasıl ki bir köle efendisine muti olduğu zaman, efendisi onu sever; bunun aksine köle efendisinden kaçtığı zaman, efendisi o köleyi cezalandırırsa, biz de Allah-u Zülcelâl’e karşı aynı bu haldeyiz. Allah-u Zülcelâl bizden ibadet etmemizi, kulluk yapmamızı istemektedir.
Enes radıyallahu anhden rivayet olunan bir hadis-i kudside Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur:
“Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki; Benim kulumun amel defterine bakın! Eğer o benden cenneti istiyorsa, Ben ona cenneti verdim. Eğer kendini cehennemden muhafaza ediyorsa, Ben de onu cehennemden muhafaza ettim.”
Demek ki Allah-u Zülcelâl kulunu gaflet içinde yaşamak, Allah’ı tanımamak, O’na ibadet etmemek için yaratmamıştır. Onun için Ayet-i Kerime de;
“Sizi boş yere yarattığımızı mı zannediyorsunuz? Sizi bir hikmet için, bir menfaat için yarattık!” buyurmuştur. Bu yüzden de Peygamber Efendimiz aleyhisselatu vesselam hadis-i kudside buyurmuştur ki;
“Allah-u Zülcelâl buyuruyor ki; Benim kulumun amel defterine bakın! Eğer benden cenneti istiyorsa, ben ona cenneti verdim. Eğer kendini cehennemden muhafaza ediyorsa, Ben de onu cehennemden muhafaza ettim,”
Bakın Allah-u Zülcelâl; “Onun defterine bakın! Eğer defterinde kulluk varsa ona o şekilde muamele ederim,” buyuruyor.
Ama sanki Allah-u Zülcelâl’e karşı kul değilmiş gibi davranan kimsenin amel defterinde ne bulunabilir? Burada bizim için çok büyük bir işaret vardır.
Amellerimize Güvenmeyelim!
Allah-u Zülcelâl bizi kendi huzurunda kulluk vazifesini yapmış olarak görmek istiyor. Onun için kendimizi daima onun karşısında kul olarak görmemiz ve vazifelerimizi yerine getirmeye gayret göstermemiz lazımdır.
Bununla birlikte hiç kimse kendisine güvenmesin! Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki;
“Allah’ın rahmeti olmazsa hiç kimse kendini kurtaramaz.” Sahabe-i kiramlar;
“Sen de mi Ya Rasûlullah?” diye sorduklarında;
“Evet! Allah-u Zülcelâl beni deniz gibi olan rahmetine daldırmazsa, ben de kendimi kurtaramam,” buyurmuştur. (Buhârî, Rikak, 18; Müslim, Münâfikûn, 71-72)
İnsanın kendini beğenerek; “Ben Allah-u Zülcelâl’e karşı hesabımı vereceğim,” demesi ne büyük cürettir.
Ben kendi şahsım adına söylüyorum; eğer sabahtan akşama, akşamdan da sabaha kadar, başım secde de olsa bile, Allah-u Zülcelâl’in huzuruna çıkarak hesap vereceğime kendime güvenemem. Eğer Allah bana kuvvet verirse, “Ya Rabbi! Ben senin fadlından istiyorum. Benimle hesab görürsen, buna benim gücüm yoktur’” diyeceğim.
Şah-ı Nakşibend kuddise sırruh hazretleri buyurmuştur ki;
“Beni kabre götürürken, arkamdan şu beyti okuyun:
Fakir bir zat, zengin bir kapıya geldi
Kendi zengin kapından beni boş çevirme
İşte onlar böyleydiler. Onlar ne kadar Allah-u Zülcelâl’e tedarru ile kulluk vazifelerini yerine getirdiyseler, Allah da onlara o oranda büyük makamlar vermiştir. Dediğim gibi eğer Allah-u Zülcelâl’e karşı sabahtan akşama, akşamdan da sabaha kadar başım secdeden kalkmazsa dahi diyeceğim ki;
Ya Rabbi! Bu secdem gafletle oldu. Allah’ın zatına layık değildi.
Halbuki her zaman gezerek, güzel yemekler yiyerek, bol nimetlerin içindeyiz. Eğer ki devamlı olarak başımız secdede olsa bile yine de Allah’ın azametine karşı O’nun hakkını yerine getiremeyiz.
Allah-u Zülcelâl, daima kulunun alçak gönüllü olmasını istemektedir. Her zaman yalvarmasını, lütfundan istemesini ve vazifelerini yerine getirmesini istemiştir.
Bize düşen görev de O’nun emir ve nehiylerini yerine getirerek yalvarmak ve daima her şeyi O’ndan talep etmektir. Böyle olduğu takdirde Allah-u Zülcelâl fazlası ile bize verecektir.
Allah-u Zülcelâl’in kudret ve azametini, iyi idrak etmediğimizden dolayı, -maalesef- “Ben Allah-u Zülcelâl’e karşı şöyle diyeceğim, hesap vereceğim, şöyle yapacağım, böyle yapacağım,” diyoruz. Ama tam olarak Allah-u Zülcelâl’in ne kadar muazzam kudret ve azamet sahibi olduğunu idrak edersek, hiç kimse Allah’ın fadlından affını ve merhametini istemek dışında, hesaba çekilmeyi istemeyecek ve asla kendi ameline güvenmeyecektir.
Allah-u Zülcelâl nasıl böyle kudret ve azamet sahibi ise, aynı şekilde de şefkat ve merhamet sahibidir. Ben dünyada bulunduğum müddetçe, daima Allah-u Zülcelâl’in merhametinden bahsedeceğim. Hem bana hem de diğer mü’min kardeşlerime merhamet etmesi için hep O’nun merhametini anlatacağım.
Allah-u Zülcelâl şedid-ül ıkab’dır. Azabı da çok ve şiddetlidir. Ama ben O’nun merhametinden söz edeceğim. İnşa Allah-u Teâlâ, O’nun merhametinden bahsettiğimiz için de kıyamet gününde bize merhamet edecektir.
Allah-u Zülcelâl kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve kendi razı olacağı şekilde amel-i salih yapmayı bizlere nasip etsin. İnşallah…