GÖNÜL SOHBETLERİ / Sevap Kazanmaya Karşı Hırslı Olalım
GÖNÜL SOHBETLERİ
Sevap Kazanmaya Karşı Hırslı Olalım
Seyda Muhammed Konyevi -KS-
Allah-u Zülcelâl bütün insanları yaratmıştır ve onların Rabbidir, Râzıkıdır, Sahibidir. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede buyuruyor:
“Bilakis, sizin Mevlânız (sahibiniz) Allah’tır. Ve O, yardımcıların en hayırlısıdır.” (Al-i İmran, 150)
Allah-u Zülcelâl bizim Mevlâmızdır; ne olursa olsun. Dünya ihtiyaçları için de olsa, ahiret ihtiyaçları için de olsa, kâinatta bulunan sana yardımcı olabilecek kimselerin en hayırlısıdır.
Yalnız burada şunu belirtmek istiyorum; “Allah sizin Mevlânızdır, buyuruyor.” Bir başka ayet-i kerimede buyuruyor ki, “Allah müminlerin Mevlâsıdır,” buyuruyor.
Peygamber aleyhisselatu vesselama sormuşlardı:
“Ya Rasulallah, mümin kimdir?”
“Mümin hayır işlediği zaman ferahlanan, hata işlediği zaman da mahzun olan kimsedir,” buyurmuştur.
İşte bunun üzerinde düşünerek, “Ben mümin miyim, değil miyim?” “Mümin sıfatını kazanmış oluyor muyum, olmuyor muyum?” diyerek hakikati meydana çıkarmış oluyoruz.
Eğer biz hayrımız için ferahlanıyorsak, günahlarımıza, hatalarımıza üzülüyorsak o zaman müminiz, Allah-u Zülcelâl da bizim sahibimizdir. Eğer biz hayırlarımıza ferahlanmıyorsak, günahlarımıza mahzun olmuyorsak, o zaman biz mümin değiliz, manasına geliyor. Onun için elimizden geldiği kadar hayırlarımıza ferahlanalım, hatalarımıza da mahzun olalım.
Eğer öyle yaparsak bizim için çok hayırlı olacaktır. Çünkü insan devamlı mahzun olmak istemez. Eğer hata yapınca mahzun oluyorsa o zaman hata yapmamaya gayret edecektir. İşte biz böyle mümin sıfatını elde edebilirsek, o zaman hatalar yapmayacağız…
Şayet nefsimize mağlup olur da bir hata yaparsak o zaman hemen tevbeye kaçarız. Hemen tevbe ederiz, Allah-u Zülcelâl kendi kullarına tevbe kapısını açmıştır. Allah-u Zülcelâl kullarının sahibidir ve onlara karşı çok affedicidir.
Allah Bizi Bizden Daha İyi Bilir
Allah-u Zülcelâl hem manevî olarak hem zâhirî olarak bizi bizden daha iyi bilir. Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede buyuruyor:
“…Şüphesiz senin Rabbin, yolundan sapanı daha iyi bilir. O, hidayete ereni de daha iyi bilir.” (Necm; 30)
Bizi bizden daha iyi biliyor çünkü yapacağımız şeyleri de bilir Allah azze ve celle… Ne günah yapacağız ne sevap yapacağız ne yapıp ne yapmayacağız; hepsini biliyor Allah-u Zülcelâl. Onun için nefsimizi başıboş bırakmak olmaz. Elimizden geldiği kadar kendimizi düzeltmemiz lazımdır. O zaman Allah-u Zülcelâl de bize sahip çıkacak. Hem dünya işlerimizi hem âhiret işlerimizi yoluna koyacaktır, İnşallahu Teâlâ…
Bir ayet-i kerimede buyuruyor ki:
“O gün her nefs, hayırdan ne yaptıysa onu hazır olarak bulur ve kötülükten ne yaptı ise, onunla kendisi arasında uzak bir mesafe olmasını temenni eder. Ve Allah size, kendisinden korkmanızı emreder. Allah kullarına karşı Raûf’tur.” (Al-i İmran; 30)
Yani “Allah’tan korkun” buyuruyor. Çünkü insan Allah’tan korkarsa, kolay kolay günah yapmaz. Eğer insan gafil kalırsa, önüne ne gelirse yaparsa, dedim ya, Allah-u Zülcelâl bizi bizden daha iyi bilir, onun için kendimizi düzeltmemiz lazımdır.
Allah-u Zülcelâl öyle merhamet sahibidir ki bildiğiniz gibi değil. Bunun için Allah-u Zülcelâl’e karşı hüsn-ü zan beslememiz lazımdır. Hüsn-ü zan, “iyi düşünmek,” demektir. Kişi hüsnü zan sahibi olunca, “Allah tevbe edenleri affeder, amel yapanlara kat kat mükafat verir,” diye iyi düşünerek ümitsizliğe düşmez, kendini bırakmaz, hep gayretli olur.
Peygamber sallallahu aleyhi vesellem, “Hüsn-i zannın fevkinde bir ibâdetle Cenab-ı Allah’a ibâdet olunmamıştır.” buyuruyor. (Münavi)
Allah’a karşı su-i zan beslemek, kafirlerin ve münafıkların sıfatıdır. Allah-u Zülcelâl şöyle buyuruyor;
“İman edenlere yardım etmeyecek, diye Allah’a kötü zanda bulunan münafık erkek ve kadınlara, şirk koşan erkek ve kadınlara Allah azab etsin, kötü zanları kendi başlarına gelsin! Allah onlara gazab etmiş, onları lanetlemiş ve cehennemi kendilerine hazırlamıştır. Ne kötü dönüş yeridir.” (Fetih, 6)
Bir gün bir bedevî, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi veselleme gelerek:
“Ya Rasûlallah, kıyamet günü mahlûkâtı kim hesaba çekecek?” diye sormuştu. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem:
“Allah” buyurdu. Bedevî:
“Kâbe’nin Rabbine yemin ederim ki kurtulduk!” dedi. Rasûlallah sallallahu aleyhi vesellem:
“Bunu nasıl anladın ey bedevî?” buyurdu. O da:
“Çünkü kerem sahibi olan biri bir suçluyu cezalandırmaya muktedir olduğunda ona ceza vermez, affeder!” dedi. (Beyhakî, Şuab, I, 246; )
İşte onun böyle hüsn-ü zannı vardı. Bizim de Allah’a böyle hüsnü zan beslememiz lazımdır. Ümitsiz olmamak için, tevbe etmek için “Allah affedicidir,” diye iyi düşünmek lazımdır.
Buhari ve Müslim’de geçen bir hadis-i kudsîde Allah-u Zülcelâl şöyle buyurmuştur:
“Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, Ben’i andıkça Ben onunla beraberim. O, Ben’i içinden anarsa Ben de onu içimden anarım. O, Ben’i bir cemaat içinde anarsa, Ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O, şayet Bana bir karış yaklaşacak olursa, Ben ona bir zira yaklaşırım. Eğer o, Bana bir zira yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim Bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim. Kim Bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, Ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” (Buharî, Tevhid 15; 35; Müslim, Zikr 2, (26 75), Tevbe 1,)
Allah’a karşı hüsn-ü zan beslediğimiz gibi, mümin kardeşlerimize de hüsn-ü zan beslememiz lazımdır. Çünkü biz insanların hatalarına casusluk yaparsak, hatalarını affetmezsek, örtmezsek kıyamet gününde Allah-u Zülcelâl de bizim hatalarımızı iyice araştırıp ortaya dökecek. O zaman da bir kurtuluş yok demektir. Onun için biz mümin kardeşlerimize karşı hüsn-ü zan sahibi olalım ki Allah-u Zülcelâl de bizi affetsin, hatalarımızı örtsün.
İnsanlara karşı suizan beslemek, kibirden meydana geliyor; ucubdan meydana geliyor. Bunun için bundan kaçınalım. Allah’a havale edelim.
Bir kişiye karşı öfke hissediyorsak, şu ayet-i kerimeyi aklımıza getirelim. Allah-u Zülcelâl buyuruyor:
“Onlar bollukta ve darlıkta Allah yolunda harcayanlar, öfkelerini yenenler, insanları affedenlerdir. Allah, iyilik edenleri sever.” (Al-i İmran; 134)
Öfkelerini yenenleri, iyilik edenleri Allah azze ve celle seviyor. Onun için kalbimizi düzeltelim, Peygamber aleyhisselatu vesselamın dediği gibi, “Kalbime hayır tohumu ek” diyelim.
Kalbimizin içinde daima Allah’a karşı ihlâs olması lazımdır. Nasıl ki dünyevî ticaret yapıyoruz, bir de bizim manevî ticaretimiz vardır. Mümin kardeşlerimize karşı hüsn-ü zan beslersek, o kişi sana karşı kötü zan beslese bile sen kazançlısın. Çünkü nasıl ticarette bir taraf kazanır, bir taraf kaybeder, bunun gibi, maneviyatta da kardeşi için iyi düşünen kazanıyor, kötü düşünen kaybediyor. İçinde iyi düşünce olan, sevgi olan, hayırlı niyetler olan kazanıyor, manevî olarak, öbürü de zarar ediyor. Onun için manevî ticaretimize dikkat edelim, mümin kardeşlerimize karşı iyi düşünelim, iyi davranalım. Onları Allah için sevelim ki, Allah-u Zülcelâl da bizi sevsin.
Tasavvufun en büyük menfaati, Allah azze ve celle için birbirimizi sevmektir. Allah’ın rızasına en çok sebep olacak amel, birbirimizi sevmektir.
Bir insan sekerât anındayken, Azrail aleyhisselam onun göğsünün üzerine gelip canını almak istediği vakit; o kişinin ne kadar çok malı olsa, dünya onun olsa, “O malı vereyim de birkaç dakika daha yaşamama izin ver,” diye vermek ister, öyle değil mi? Çünkü o birkaç dakika içinde tevbe etmek, dua etmek, ibâdet etmek onu ebedî hayatta felaketten kurtaracaktır. Ama faydası yoktur. Kişinin eceli geldiği zaman ölecektir.
Peki şimdi tevbe etmek için, dua etmek için ne kadar çok zamanımız var öyle değil mi? Allah-u Zülcelâl ne kadar uzun zaman vermiş. O zaman birkaç dakika için her şeyi veriyorsun.
Bir kişi öldüğü zaman düşünüyorum, “Şimdi o kişi, keşke hayata geri dönseydim de şöyle amel yapsaydım,” diyor.
Allah-u Zülcelâl bize ne güzel bir yol vermiş. Bu Sâdâtların yolunun değerini bilelim inşallah.
Şunu bilelim ki, nefse hangi amel daha ağır geliyorsa, o Allah’ın katında en makbuldür. Çünkü Allah-u Zülcelâl nefsi yaratmış, kendi razı olduğu şeyleri de onun karşısına koymuş, böyle devamlı imtihan ediyor.
Şunu unutmayalım, dünya tohum atma yeridir, ne tohumu atarsak onu biçeceğiz. Eğer amel yapmazsak o zaman mükâfat da yoktur.
Kişinin Allah’ın yanındaki sevaplara karşı hırsı ne kadar çoksa o kadar Allah’ın yanında mahbubdur, sevgili kuldur. Mesela bir kişi “Şehit olayım,” diye arzu ediyor, Allah ona veriyor. Onun için elimizden geldiği kadar Allah’ın rızasına sebep olacak şeylere karşı haris olalım.
Bir kişi, ilmi olan ve ilmiyle sâlih amel yapan kişiye bakıyor, diyor ki, “Keşke benim de ilmim olsaydı, ben de öyle amel yapsaydım,” diyor, o kişinin sevabı o âlimle aynıdır.
Bir adam kıtlık zamanında bir dağın yanından geçiyordu, dedi ki;
“Keşke şu dağ gibi unum olsaydı da onu bu aç insanlara dağıtsaydım.”
Bu kadar. Sadece gönlünden geçiriyor. Hararetle, kuvvetli bir niyetle, “keşke dağıtsaydım” diyor.
Allah azze ve celle o zamanın Peygamberine vahy ediyor ki:
“O kuluma söyle, sanki o dağın hepsi un olmuş, onun hepsini bu aç insanlara dağıtmış gibi Ben ondan kabul ettim. Kendisine bunun sevabını vereceğim.”
İşte niyet böyledir, böyle Allah’ın yanında makbuldür. Haris olalım, Allah’ın dininin üzerinde, O’nun ibâdetinin üzerinde, onun aşkı için gayretli olalım.
İnsan niyetli olunca Allah-u Zülcelal veriyor ona. Bir kişi sabah evinden çıktığı zaman, bir melek ile bir şeytan kapının önünde bekliyor. Eğer niyeti iyilik yapmak ise, meleğin bayrağının altına girer, o gün boyunca onu hayır işlerinde dolaştırır. Eğer niyeti kötü ise o zaman şeytanın bayrağı altında dolaştırılıyor.
Eğer elimizden gelmiyorsa dua edelim. Her gün seher vaktinde Allah-u Zülcelâl buyuruyor: “İsteyen yok mu vereyim?”
O zaman dua edelim, ibâdet etmeyi, hayır yapmayı dileyelim. Eğer dua etmiyorsak yine suç bizimdir.
İsa aleyhisselam ölüleri diriltiliyordu, gözü âmâ olanların gözlerinin üzerine elini koyunca gözleri açılıyordu. Allah-u Zülcelâl ona böyle mucizeler verdiği halde, o ne diyordu biliyor musun?
Bir gün ona sordular,
“Ya İsa nasılsın, iyi misin?”
“Ben öyle biliyorum ki yeryüzünde benden daha fakir kimse yoktur. Benim ruhum benim elimde değil, sıhhatim benim elimde değil, açlığım ve susuzluğum benim elimde değil, yani bütün her şeyim başka bir Zat’ın elindedir. Böyle olan bir kimseden, yeryüzünde daha fakir biri var mıdır?”
Bak Allah-u Zülcelâl ona o kadar mucizeler veriyordu ama öyle biliyordu kendini. İşte o kendini böyle fakir bildiği için o mucizeler verilmişti. İşte biz de kendimizi böyle fakir, muhtaç, zelil bilelim, o zaman Allah azze ve celle verecektir.
Eğer Allah sana ibâdet, hizmet, zikir, tâat verdiyse, bil ki Allah-u Zülcelâl sana kendi fazlıyla hayır yapmak istiyor ve bu senden razı olduğuna bir alâmettir.
Musa aleyhisselam buyuruyor,
“Ya Rabbi! Senin sevdiklerini sevmediklerinden nasıl ayırt edeceğim?” diye sordu. Allah-u Zülcelâl:
“Ey Musa! Sevdiklerime alamet olarak ona beni zikretmeyi ilham ederim, böylece göklerde ve yeryüzünde onu anarım ve onu haramlardan uzak tutarım ki azabıma ve belama çarpılmasın. Sevmediğim kula beni zikretmeyi unuttururum, onu nefsinin arzuları ile baş başa bırakırım ki haramlarıma düşerek gazabıma uğrasın da azabıma ve belalarıma çarpılsın.”
Bu âhir zamanda nefis ateş gibi alevleniyor. Gıdalar çok, televizyonlar, telefonlar çok… Kadınlar erkekler birbirlerine zarar veriyorlar, günaha giriyorlar. Dikkat edelim kendimize… Bu dünya birkaç gündür, bitecek… Bittikten sonra pişmanlık fayda vermez, şimdi pişman olalım.
Nefsimizi kendimiz yenemeyiz, ancak Allah-u Zülcelâl onun hakkından gelir. Paygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem Fatıma annemize şu duayı öğretmişti:
يَا حَـيُّ يَا قَيّـُومُ بِـرَحْمَـتِكَ أَسْتَـغـيِثُ أَصْلِـحْ لِي شَـأْنـِي كُلَّـهُ وَلَا تَكِلْـنِي إِلىَ نَفْـسِي طَـرْفَةَ عَـيْنٍ
“Ya Hayyü ya Kayyum bi rahmetike estegisü. Âslihli Şe’ni küllehu vela tekilni ila nefsi tarfete aynin”
“Ey Hayy ve Kayyum olan Allahım, Rahmetinle Senden yardımını isterim. Benim bugün işlerimi, hal ve hareketlerimi düzelt. Beni bir göz kırpması kadar bile olsun nefsime bırakma!” (Ebu Davud, Edeb, 101)
İşte biz de böyle dua edelim. Allah nefsimizin hakkından gelecektir inşaAllah.
Elimizden geldiği kadar insanlara tevbeyi anlatalım. Din yabancı olmuş, insanlar tevbenin kıymetini bilmiyor. Hâlbuki insan günahlarına tevbe ederse, onun günahları sevaba dönüyor.
Eğer sen bir kişiyi Allah’a tevbe etmeye davet edersen, o kabul etse de etmese de sen vazifeni yapmış olursun, sevabını kazanmış olursun.
Allah-u Zülcelâl cümlemize razı olacağı amelleri işlemeyi nasip eylesin, bizi hayırda kullansın, nefsimize bırakmasın. Âmin.