PARANTEZ / Yaşadığı Gibi Ölenler

  • 04 Şubat 2026
  • 20 kez görüntülendi.
PARANTEZ / Yaşadığı Gibi Ölenler
REKLAM ALANI

PARANTEZ
Yaşadığı Gibi Ölenler
Hüseyin Ustaoğlu

İnsan nerede, nereye ve nasıl bir ortama doğduğuna şöyle bir baksa…
Doğarken sıkıntı çekenlerin çilesi, doğduktan sonra da devam eder mi? Ya da kolay doğanların kolay mı geçer hayat yolculukları da…
Doğum şekilleri yaşam biçimlerimizi de belirler mi? Anatomik olarak böyle bir tezi savunmanın bilimsel ispatı var mıdır, bilmiyorum. Ancak insanın doğduğu ortam olan; aile, çevre, eğitim, kültür, gelenek, görenek, coğrafi ve demografi gibi etkenlerin kişiyi şekillendirip biçimlendirdiği inkârı mümkün olmayan bir realitedir. Yani biraz da doğduğumuz ortamlardan alıyoruz geleceğimizi dersek, yanılmış olmayız.
Diğer taraftan insanların yaşamlarını; inançlar, ahlâkî kurallar ve yetişme şartlarının getirisi olan değerleri belirler. Zira her türlü davranışın şekillendiği adres, bu değerlere karşılık gelir. Hâl, duruş, düşünce, davranış ve hayatı disipline ettiğimiz her kıpırdanışımız bu değerlerden aldığımız güçle şekillenir. Bilinçaltımız, psikolojimiz ve maneviyatımız da bu yaşayışımızı destekler. Gazilik, şehitlik, korkaklık, kahramanlık, iyilik, kötülük, günah, sevap, güzellik, çirkinlik hâsılı her ne varsa değerlerimiz ve zıtlıkları adına hepsi de temelini bu kaynaklardan alarak beslenir.
Evet, her insan temiz bir fıtrat ile yeryüzüne gönderilirken doğduğu ortam, ya onun temizliğini muhafaza edip artırıyor ya da kötü ve yanlışı öğreterek onu lekeliyor. Nitekim Sevgili Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem bu hususu:
“Her doğan, İslam fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhari, Cenaiz 92, Ebu Davut Sünne 17, Tirmizi Kader 5) şeklinde açıklıyor.
Hayata bakış açısı, böylesi inanç, ahlâk ve kültürel değerlerle şekil alıp, ölüme kadar giden hayat serüvenini belirliyor.
Sonunda da dünyadaki ortamından alıp kabir hayatına yolcu etmiyor mu?
Böylelikle; “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz!” (Münavi, Feyzü’l-Kadir, V, 663) hükmü doğrulanıyor…
Evet, insana verilen bir emanettir ömür süresi. Takvim yaprakları tükenirken, emanetin süresi de kısalır git gide. Dünyaya doğar, burada yaşar ve gelip geçeriz biz de. Tıpkı bizden önceki fanilerin yaptığı gibi. Lâkin ömür takvimi tükenirken, o takvimin arka yapraklarına her gün ne doldurabildiğimiz, neler yazdırabildiğimiz değil midir esas olan?
Dünya, kendi düzeni içinde insanı isteyerek ya da istemeyerek de olsa her gün biraz daha küçültüyor. Her gün biraz daha un-ufak ediyor. Şöyle birazcık düşünebilseydik, zaman akarken tek akıntının mayiler (sıvılar) olmadığının idrakinde olabilseydik…
Sadece köprülerin altından akan sular değildir, zamanla birlikte çağlayan. Onun içinde bizler de akmıyor muyuz? Bazen dalgalanan sular, bizi sert sahillere ve kayalara vursa da! Bu akış, bu sürüklenme nereyedir? Bir boş yolculuk mu uzun uzadıya? Yoksa bir yok oluş, bir kayboluş mu? Dönüp bakın hayatınıza; bir gözlemci, bir laborant, bir bahçıvan gibi. ‘Nasıl geçti hayatımın geride kalanı?’ diyerek. Ne kadar tutarlı olabildik eylem ve söylemlerimizde? Ne kadarı sağlam ne kadarı yapaylıktan uzaktır. Ve ne kadar aldandık dünyaya, onun bize getirdiklerine? Nelerden beslendi ruh özümüz? Cennet mi gördük dünyayı, hapis hane mi, yoksa daha farklı başka bir şey mi..?
Sahi, çekip gittiğimizde arkamızdan söylenecekler nelerdir? Ne kalacaktır bizden geriye? Çok mu sarsılacaklar geride bıraktıklarımız? Yoksa unutulup gidecek miyiz biz de tıpkı öncekiler gibi? Ruhun ölümsüzlük özlemine karşı ne kalıyor sizden geriye? Unutulmayacak bir isim mi, eskimeyecek bir yüz mü? Hayrını murat ettiğiniz evlatlarınız mı? Hep hatırlanacak sağlam bir bağ mı? Ya da soğuk bir yalnızlık mıdır sizden geriye kalan anılar yumağı. Ne götürüyoruz yaşamdan ölüme giderken. Yaşamış olmak için yaşadıklarımızı mı? Yoksa yaşamamış olmayı istediğimiz halde zoraki yaşadıklarımızı mı? Belki de hiç yaşamamış olmamak için, yaşanmışlıklarımızdır götürdüklerimiz…
Hiç şüphe yok ki ayrılık kaçamayacağımız bir gerçek. Sırası gelen, sizden ayrılacak. Sırası geldiğinde de siz onlardan. Lakin her ayrılık, bir bozgun şu geçici ömrümüzde! Hele de ölümcül olanları. Zaman, her ilerleyen günle beraber yeni bir şeyi almaya hazırlanıyor bizden. Böyle bir bozgundan çıktığınızda ise; bir büyük değişim de sizi bekler, evirilip çevrilip dönüşürken. Bu dönüşüm hiç öyle evrimcinin mutasyonuna da benzemez…
Bilerek ve isteyerek kimi seviyorsa insan, ona benziyor.
İmam-ı Rabbânî kuddise sirruhu;
“Seven, sevdiğine benzer. Bu sevenin elinde olan bir şey değildir, sevginin gücüdür, muhabbetin gücüdür.” buyuruyor.
Özel tercihiyle hangi ortama giriyorsa insan, girdiği ortamın kişilerini ve olaylarını da sevmiş sayılıyor. Nasıl bir çevrede yaşıyorsa, içinde bulunduğu o ortamın rengine boyanıyor. Zaman içinde bu boyanın kişi üzerinde sıfatlaşması, olumlu veya olumsuz anlamda yaşam biçimini oluşturuyor. Devamlı tekrarlanan bu yaşayış tarzı, şayet olağanüstü bir kırılma ile hayatların gidişatını değiştirmemesi halinde, ölene kadar böylece devam ediyor.
Nihayetinde yaşadığı gibi de ölüyor insan! Hal böyle olunca, öldüğü gibi diriltilen, dirildiği ortamdan da haşir meydanına öylece götürülüyor.
Ölümü Çok Hatırlayın!
Şanlı Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem; “Ağızların tadını kaçıran ölümü, çokça hatırlayın.” (Tirmîzî; 2307) buyurmaktadır.
Mademki böyledir; dünyaya fazla bağlanmamak, fazla aidiyet duymamak gerek. Belki de biraz iğreti olmak lazım. Çünkü bir misafirlik kadar, kalacağımız süre. Yolculuğumuz uzun soluklu bir serüven gibi görünse de! Baba sulbünden başlayıp ana rahmine, dünya macerasından kabir âlemine. Oradan da ahiretin sonsuzluğuna açılan kapıdan girip, devam edecek olan sonsuz yolculukla mukayese ettiğimizde.
Öteleri ise ötede öğreneceğiz! Bu yüzden; fazla ait hissetmeyin kendinizi bu dünyaya. Gelip geçici heveslere kapılmadan, ruhunuzu köreltmeden, kirletmeden ve pis olana bulaşmadan geçip gitmeli…
Ne dersiniz; süreyi böyle tamamlamak, akl-ı selime de en uygun olanı değil midir? Öyleyse tercih sizin! Ya doğru ölçüyle eğitelim kendimizi ve nesillerimizi, ya da sefih bir hayatı tercih edelim. Sonuçta doğru inançtan güzel davranışlar, yanlış tercihlerden de kötü ahlâklı ameller yansır hayatlara…

REKLAM ALANI
REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ