İRFAN SOHBETİ / Hayâ İmandandır
İRFAN SOHBETİ
Hayâ İmandandır
Seyda Feyzullah Konyevî -KS-
Allah Azze ve Celle bir âyet-i kerimede şöyle buyuruyor:
يَا بَنٖٓى اٰدَمَ قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَارٖى سَوْاٰتِكُمْ وَرٖيشًا۠ وَلِبَاسُ التَّقْوٰى ذٰلِكَ خَيْرٌ ذٰلِكَ مِنْ اٰيَاتِ اللّٰهِ لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ
“Ey Ademoğulları! Size mahrem yerlerinizi örtecek giysi ve süsleneceğiniz elbiseler verdik. Takvâ elbisesi ise işte o daha hayırlıdır. Bunlar Allah’ın ayetlerindendir. Umulur ki düşünüp öğüt alırlar.” (A’râf; 26)
Allah-u Zülcelâl, bu elbiseleri bize bir nimet olarak vermiştir. Bu elbiseler hem örtünmek içindir hem de insanoğluna bir süs kılınmıştır. Ancak hem örtü hem de süs olarak bunlardan daha üstün bir şey vardır ki o da takvâ elbisesidir. İşte o takvâ elbisesi hayâdır. Âlimler, takvâ elbisesini hayâ ile tefsir etmişlerdir.
İnsan, hayâ elbisesini giydiği zaman bu, onun için normal elbiseden daha örtücü ve daha süslü olur. Hayâ ise ancak kişinin elbisesini muhafaza etmesiyle kemâl bulur. Çünkü Allah-u Zülcelâl önce elbiseden bahsediyor: “O elbise ki sizi örter, mahrem yerlerinizi kapatır.” Demek ki mahrem yerleri örtmek için bu elbiselere ihtiyaç vardır.
Fakat bunun da ötesinde bir ihtiyaç daha vardır: takvâ elbisesi. Eğer bu elbisenin üzerinde takvâ elbisesi yoksa, insanoğlu giyinmiş çıplaklar gibi olur. İster erkek olsun ister kadın, her mümin mahrem yerini örtmekle mükelleftir. Ancak bu örtü sağlandıktan sonra her şey tamamlanmış olmaz.
Eğer kişi Allah-u Zülcelâl’e karşı, insanlara karşı ve kendi nefsine karşı hayâ sahibi değilse, manen çıplak kalır. Çünkü hayâsızlık, insanı her türlü günaha sürükler ve bu durumda zahirî elbise tek başına yeterli olmaz.
Öyleyse bu elbisenin üzerine bir elbise daha giymek gerekir: O da takvâ elbisesi, yani hayâ elbisesidir.
Hayâ üç çeşittir.
Birincisi, Allah-u Zülcelâl’e karşı olan hayâdır. İnsanın Allah-u Zülcelâl’e karşı hayâlı olması; O’nun emir ve nehiylerini yerine getirmesi demektir. “Yap” dediğini yapmak, “yapma” dediğinden de sakınmaktır. İnsan bir işi yaparken, “Bunu yaparsam veya yapmazsam Allah-u Zülcelâl’e karşı mahcup olur muyum?” diye düşünüyorsa, bu hâl hayâdır; Allah’tan hayâ etmektir.
Emirleri aksatmamaya çalışmak ve haramlardan uzak durmak, kulun Allah’a karşı duyduğu hayânın bir neticesidir.
Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
“İman yetmiş küsur şubedir; en üstünü ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ sözüdür, en altı ise insanlara eziyet veren bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Hayâ da imandandır.” (Buhârî, İman, 3)
Yolda insanlara eziyet verebilecek bir engeli kaldırmak bile imanın bir şubesidir ve kişinin imanının kuvvetine işarettir. İyiliklerin pek çok çeşidi vardır ve her biri Müslümana yakışır. İyilik, Müslümanın adeta sermayesidir; onu başkasına kaptırmaması gerekir. Eğer bu güzel hasletler terk edilirse, başkaları onları alır ve sadece zahirde bu ahlâkı kullanarak üstünlük kurar. İnsan ise dinini yaşadığını zanneder, fakat İslam ahlâkından uzaklaştığı için geri kalır.
Unutmamak gerekir ki iyiliklerin her biri imanın bir şubesidir. Nitekim Allah Resûlü, “Hayâ da imanın şubelerindendir,” buyurmuştur.
İkincisi, insanlara karşı hayâdır. Bu da insanlara güzel söz söylemek, güzel davranmak ve onları incitmemektir. Daima kibar, nazik ve zarif olmak; kaba söz ve davranışlardan uzak durmak hayânın bir parçasıdır.
Üçüncüsü ise kişinin kendine karşı hayâsıdır. Bu da aslında Allah-u Zülcelâl’e karşı olan hayâ ile bağlantılıdır. İnsan kendine karşı nasıl hayâlı olur? Yalnız kaldığında bile, bir toplum içinde yapmaktan çekineceği şeyleri yapmamaktır. Kendine değer vermek ve gerektiğinde kendinden de utanabilmektir.
İnsan şunu da düşünmelidir: “Ben yalnızım; fakat aslında yalnız değilim. Benimle beraber melekler var ve Allah-u Zülcelâl beni görmektedir.” Bu şuurla kişi, yalnız kaldığında da ihsan makamını hatırlamalıdır. Yani, “Ben O’nu görmesem de O beni görüyor,” diye düşünmelidir. İşte bu hâl de Allah’a karşı hayânın bir tezahürüdür.
Hayâ İmanla Güçlenir
Hayâ, insanın yaratılışından gelen bir duygudur; ancak imanla güçlenir ve kuvvet bulur. Öyle ki insan, yanında hiç kimse olmasa bile mahrem yerleri açık şekilde dolaşamaz. Bunu insanlar arasında yapmak ise hayâsızlığın zirvesi olur. Böyle bir durumda kişi; hem kendine hem insanlara hem de Allah’a karşı hayâsızlık etmiş olur.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifinde şöyle buyurur:
“İlk peygamberlerden itibaren insanların hatırında kalan bir söz vardır: Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” (Buhârî, Enbiyâ 54; Edeb 78. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Edeb 6; İbn Mâce, Zühd 17)
Bu söz, ilk peygamberlerden itibaren insanlara adeta bir ölçü ve bir ilaç olarak verilmiştir. Yani insan hayâ sahibi olursa, her istediğini kolayca yapamaz; haddini ve hududunu aşamaz. Çünkü hayâ, kişiyi çirkinliklerden alıkoyan güzel bir ahlâktır.
Allah’a karşı hayâlı olmakla ilgili olarak Allah-u Zülcelâl âyet-i kerimede şöyle buyurur:
وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ بَصيرٌ
“Siz nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” (Hadîd, 4)
Öyleyse insan, bir fiili işlerken kendisini her an gören Rabbini unutmamalıdır. Bir kimse elini harama uzattığında bilmelidir ki Allah-u Zülcelâl onu görmektedir. Ağzına haram bir şey alacağı zaman da hatırlamalıdır ki Allah bunu yasaklamış ve kendisini görmektedir. Bu şuurla yaşayan bir kimse, yasak bir şeye yöneldiğinde Allah-u Zülcelâl de onu o günahtan uzak tutar.
Şeyh Sa‘dî Şîrâzî’nin, Hz. Yusuf aleyhisselâm ile Züleyha kıssasına dair anlattığı ibretli bir hâdise vardır: Züleyha, Hz. Yusuf’u elde etmek için onu kandırmaya çalışırken, o sırada taptığı putun üzerini örter. Çünkü ondan utanır. Yapmak istediği şeyin kötü olduğunu bildiği için, güya görülmemek ister.
Bunun üzerine Yusuf aleyhisselâm ona şöyle der:
“Vazgeç, benden kötülük bekleme. Sen bir taştan bile utanırken, ben Rabbimden nasıl utanmam? Böyle bir şeyi nasıl yaparım?”
Nitekim Yusuf aleyhisselâm, zindana girmeyi göze almış; fakat yine de haramdan uzak durmuş, kaçmayı tercih etmiştir.
Hazreti Mevlânâ rahmetullahi aleyh buyuruyor:
“Allah bir kimsenin perdesini yırtmak isterse, onu temiz kimseleri ayıplamaya meylettirir. Ayıbını örtmek isterse de o kimseyi, ayıplı kişiler hakkında konuşamaz hâle getirir.”
Allah-u Zülcelâl, sebepsiz yere hiçbir kulunu helâk etmez. Kulu, kendi cüz’î iradesiyle baş başa bırakır. O kul kötülüklerde ısrar eder, haddini aşar; insanlarla uğraşır, iftira eder, yalan söyler. Nihayet Allah-u Zülcelâl onu öyle bir imtihanla karşılaştırır ki, artık kolay kolay iflah olamaz.
Mevlânâ Hazretleri’nin de işaret ettiği gibi, bazı kimseler kötü huylarının tesiriyle Allah dostlarına dil uzatmaya başlar. Bu hâl, insanı geri dönüşü zor bir yola sürükler. Kişi öyle bir gaflete düşer ki, ne yaptığını, nereye gittiğini bilemez hâle gelir. Çünkü Allah-u Zülcelâl’in kullarına karşı haddini fazlasıyla aşmıştır. Böyle bir kimse, bu hâliyle hayâsızlık ve edepsizlik içine düşer. Neticede Allah-u Zülcelâl de onu, telafisi zor imtihanlarla karşı karşıya bırakır.
En Büyük Musibet!
Mâlik bin Dînâr Hazretleri buyuruyor:
“Allah-u Teâlâ bir kalbi, kendisinden hayâyı gidermekle cezalandırdığı kadar hiçbir şeyle cezalandırmamıştır.”
Gerçekten de bir insanda utanma duygusu kalmamışsa; başkalarının ayıplarını araştırıyor, insanlara saldırıyor ve bütün bunları Allah’tan hayâ etmeden yapıyorsa, bu onun için en büyük bela ve musibetlerden biridir.
Hazreti Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor:
“Aziz ve Celil olan Allah bir kimseyi helâk etmek istediği zaman, ondan hayâyı çekip alır. Hayâ alınınca o kimse hep kötülük yapar ve ancak nefret edilen kişilerle birlikte olur. Sonra ondan emniyet kaldırılır, artık kimse ona güvenmez. Güven gidince hainlik eder. Ardından merhamet duygusu alınır ve lânetlenerek kovulur. Bu hâlde İslâm’dan uzaklaşır ve İslâm ile bağı kopar.” (İbn Mâce, Fiten, 27)
Allah-u Zülcelâl bazı şeyleri kulun cüz’î iradesine bağlamıştır. “Onunla sadece nefret edilen kişiler karşılaşır” ifadesi de buna işaret eder. Artık o kimse kötü kişilerle oturup kalkar; onları kendine adeta rehber edinir. Onlarla dostluk kurar, onlarla yakınlık geliştirir.
Daha sonra ondan “emanet” vasfı alınır. Emanet vasfı, yani güvenilirlik… Bu vasfını kaybeden kimse, Müslümanlar arasında tehlikeli biri olarak görülür. Artık ondan emin olunmaz. Yalan söyleyebilir, iftira edebilir; hatta en yakın dostlarına bile bir anda düşman kesilebilir.
Bu hâlin sebebi şudur: Allah Azze ve Celle o kuldan emanet vasfını çekip almıştır. Emanet gidince rahmet de çekilir. Rahmet çekilince de İslâm bağı zayıflar ve nihayet kopar.
İslâm bağı kopan bir kimse ise artık şeytanın oyuncağı hâline gelir. Nereye gitse şeytanî düşüncelerle karşılaşır; sürekli kötülük planlar, insanlara tuzak kurar. Hayatı bu karanlık düşüncelerle dolup taşar.
Hâlbuki kazdığı her kuyu, aslında kendi yolunun üzerindedir; fakat o bunun farkında değildir.
Allah-u Zülcelâl bize hayâyı şöyle öğretiyor:
“Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu onlar için daha arındırıcıdır. Allah onların bütün yaptıklarından haberdardır. Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Dışarıda kalanlardan başka ziynetlerini göstermesinler…” (Nûr, 30-31)
Allah-u Zülcelâl, “Gözlerini, bakılması yasak olandan çevirsinler,” buyuruyor. Yani insan, haram olan bir şeyle karşılaştığında bakışını çevirmelidir. Ancak bu da tek başına yeterli değildir; kişi aynı zamanda iffetini de korumalıdır. Her yerini açıp saçtıktan sonra “Bana bakma” demek doğru olmaz.
İnsanoğlu dünyaya çıplak gelir. Doğar doğmaz ise ailesi onu giydirir. Bu da gösterir ki örtünmek, insanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Nitekim Hz. Âdem aleyhisselâm ile Hz. Havvâ cennetteyken, yasak olan meyveden yediklerinde mahrem yerleri açılmış ve hemen ağaç yapraklarıyla örtünmeye başlamışlardır. O anda yanlarında kimse yoktu; fakat yine de utandılar. Demek ki hayâ ve edep, insanın fıtratında olması gereken bir duygudur. Aksi hâlde insan hayâsızlığa ve edepsizliğe düşer.
Ayet-i kerimede kadınlar hakkında da şöyle buyurulur:
“Kadınlar da gözlerini korusunlar, iffetlerini muhafaza etsinler. Kendiliğinden görünen kısmı müstesna, ziynetlerini açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar…” (Nûr, 31)
Allah’ın bizden istediği tesettür, başörtüsünün göğsü örtecek şekilde olmasıdır. Asıl tesettür, Allah’ın razı olduğu tesettürdür. Bu, Allah-u Zülcelâl’in bir emridir. Öyleyse insan, edep ve hayâ üzere yaşamak istiyorsa hem gözünü muhafaza etmeli hem de bedenini, elbisesini ve mahrem yerlerini koruyup örtmelidir.
İmam-ı Gazâlî rahmetullahi aleyh, Allah’a karşı hayâyı namaz üzerinden şöyle anlatır:
“Namaza durduğunda kendini Allah-u Zülcelâl’in huzurunda kabul et. O’nun azametini hakkıyla idrak edemesen de, bir padişahın huzurunda durduğun gibi dur. Bir kralın karşısında nasıl saygıyla ve dikkatle duruyorsan, ki hiçbir kral Allah’ın mülkü karşısında bir iğne ucu kadar bile değildir, aynı edep ve dikkatle dur.”
Hatta şöyle der:
“Her namaza durduğunda, seni değerli gören bir kimsenin seni izlediğini farz et. O kişinin senin huşûsuz olduğunu düşünmemesi için nasıl dikkatli duruyorsan, düşün: Bir kul için böyle hassasiyet gösteriyorsun da, seni yaratan Rabbine karşı nasıl daha edepli olmazsın?”
İnsan bu noktada nefsine şöyle demelidir:
“Ey nefsim! Sen Allah’ın sevgisini iddia ediyorsun; fakat bir kulun yanında edep gösterirken, Rabbine karşı nasıl gevşek davranabiliyorsun? Bundan hiç utanmıyor musun?”
Allah-u Zülcelâl, kendisinden hayâ edilmeye elbette daha layıktır.
Hz. Ebû Hureyre radıyallahu anh, Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme sorar:
“Ya Resûlallah, Allah’tan nasıl hayâ edilir?”
Efendimiz buyurur:
“Kavminden sâlih bir zattan hayâ ettiğin gibi ondan hayâ etmendir.”
Sâlih bir kimsenin huzurunda insan nasıl edepli durursa, Allah’ın huzurunda da öyle durmalıdır. O kişinin yanında nasıl en küçük bir saygısızlıktan sakınıyorsan, Allah-u Zülcelâl’in huzurunda da aynı hassasiyeti göstermelisin. Kalben ve hâlen, sürekli bir edep üzere bulunmalısın.
Hâris el-Muhâsibî rahmetullahi aleyh buyurur:
“En güzel hayâ, Allah-u Teâlâ’nın her an seni gördüğünü bilerek, O’nun rızasını kazanmaya çalışmandır.”
İnsanoğlu bu hâli her zaman koruyamayabilir. Çünkü insan hâlden hâle girer. Her an aynı seviyede olmak kolay değildir. Fakat kişi, yapabildiği kadarını yapmalıdır. Yapamadıklarından değil, yapabildiklerinden sorumludur. Her bir güzel hâl, insan için bir kazanç, bir fırsat ve bir hazinedir.
Allah-u Zülcelâl hepimizi hayâ ve edep sahibi kullarından eylesin. Sıkıntılarınızı gidersin, hastalarınıza şifalar ihsan eylesin. Dünya ve ahirette sizleri mesud ve bahtiyar kılsın. Rızkınıza ve ticaretinize bereket versin. Sâdâtların yolunda, sırat-ı müstakimde sabit kılsın. Âmin.