DİN VE HAYAT / Aile ve Toplumda Huzur İçin Çare Ahlâk ve Maneviyat

  • 19 Haziran 2026
  • 28 kez görüntülendi.
DİN VE HAYAT / Aile ve Toplumda Huzur İçin Çare Ahlâk ve Maneviyat
REKLAM ALANI

DİN VE HAYAT

Aile ve Toplumda Huzur İçin Çare Ahlâk ve Maneviyat

Hatice Kübra Ergin

REKLAM ALANI

 

Allah-u Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de bizlere nasıl dua edeceğimizi öğretir. Bu dualar hem Allah’ın yardımını istememiz gereken hususlara değinirken hem de dua edecek kadar bunları dert edinmemiz gerektiğine de işaret eder. Rabbimiz müminlere şöyle dua etmeyi örnek vererek öğretmiştir:

“Ve onlar; ‘Ey Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!’ derler.” (Furkan, 74)

Demek ki Allah’ın razı olduğu ve örnek gösterdiği müminler, takva sahiplerine önder olacak bir nesil yetiştirmenin gayretinde ve duasında olan müminlerdir.

Bugün halkının çoğu müslüman olan ülkelerin nüfusları dünyanın geneline nazaran daha genç ve dinamiktir. Ama ülkemizde ne yazık ki bu durum eskisi kadar iyi durumda değil.

Yapılan nüfus araştırmalarına göre yıllara göre ortalama ilk evlenme yaşı incelendiğinde, her iki cinsiyette de ilk evlenme yaşının arttığı görülüyor.

Müslümanlar olarak ümmetin geleceği için endişe etmemiz gereken noktadayız. Daha fazla geç kalmadan aile müessesesini ayakta tutmak için gereken maddi manevi bütün tedbirleri almak mecburiyetindeyiz.

Bilindiği gibi toplumun temel birimi ailedir. Bir toplum yapayalnız fertlerden kurulmaz, böyle bir toplumun geleceği olmaz. Yaşayan, istikbali olan bir toplum ancak sapasağlam ailelerden kurulmuş olan toplumdur.

Ümmetin istikbali, bugün yetişen neslin aile kurmasına ve evlat yetiştirmesine bağlıdır. Her müslüman ümmetin istikbalini düşünmek ve bunun için çaba göstermek mecburiyetindedir.

Sanayileşme Fıtrî Bağları Koparıyor

Sanayileşmenin ferd, aile ve cemiyet üzerinde çok yönlü tesirleri olduğu muhakkak. Geçenlerde bir haberde, “Araştırmacılar Çin’de çocuk yetiştirmenin masraflı olduğunu dile getiriyor,” diyordu. Bir zamanlar tek çocuk politikası izleyen Çin artık tam tersi çocuğu teşvik edecek noktaya geldiği halde doğum sayısında artış sağlayamıyor.

Allah-u Teâlâ insanı yeryüzünde bir halife olarak yaratmış, türlü nimetlerle mükerrem kılmış. Sanayileşme görünüşte insanın ihtiyaçlarını kolayca karşılamasını sağlayacak müesseseler kuruyor ama bir yandan da insanın fıtri bağlarını koparıp yalnızlaştırıyor.

Eski zamanlarda bir insan kendi köyünde dünyaya gözlerini açar, ailesi ve akrabalarıyla yardımlaşarak hayatını idame ettirirdi. Gençlik çağında ailesinin yaşlılarına bakar, bir yandan da kendisi yaşlanınca ona bakacak evlatlar büyütürdü.

Evlerde pek çok ihtiyaç üretilebilirdi. Ya hiç paraya dayanmayan veya çok büyük kar beklenmeyen, devamlı büyümesi hedeflenmeyen faaliyetlerle ihtiyaçlar temin edilebilir, aileye, çoluk çocuğa bakılabilirdi. Çoğu ailenin çok çocuğu olurdu. Bunlar biraz büyüdü mü ailesine yardımcı olurdu. Biraz daha büyüyünce de evlenirdi, evlat yetiştirirdi.

Eskiden insanlar arasında aile bağları bir ihtiyaçtı. İş birliği ve görev bölümü dünyanın hemen her yerinde geçerliydi. Bir yandan aile bağları ihtiyaç olmaktan çıkarıldı, diğer yandan aile için fedakârlık ruhu yok edildi. Daha da kötüsü yeni yetişen nesle aile kurmak istese de kurabilecek güç ve imkân da bırakılmadı.

Etrafımıza baktığımız zaman evlenmeden yaşı geçmiş çok sayıda kız ve erkek çocuklara sahip aileler görebiliyorsunuz. Bazı aileler çocuklarının evlenmemesinden dolayı üzgün ama bir çözüm bulamıyor. Bazıları ise evlenmesini pek de istemiyor. Evlenince evladını kaybetmekten korkan yalnız anneler bu listenin başında yer alıyor. Dindar, güzel ahlaklı ve evini geçindirebilecek işi gücü olduğu halde annesiyle birlikte oturacak bir hanım bulamadığı için evlenemeyen gençlerin sayısı artıyor. Annesi dul veya boşanmış olduğu, kendi başına idare edemediği için onu bırakıp gidemiyor. Bazıları da evlenmenin masraflarını göze alamıyor.

Sanayileşme ile birlikte aile tüketim birimi haline geldi. İktisat ders kitaplarında tüketici birimine “hane halkı” deniyor. Zannediyorum bu da değişecek. Artık yalnız yaşayanların çoğaldığı ve herkesin kendi keyfi için harcama yaptığı bir dünyaya gidiyoruz.

Metropol İnsanı Bencilleşiyor

Hiç şüphesiz aile kurmak sadece evlat yetiştirmek için yapılan bir fedakârlık değil aynı zamanda bir ihtiyaçtır. Aile huzuru bir Müslümanın hayatında en büyük nimetlerden biridir. Bir insan ancak gönlü huzurlu ise hayattaki vazifelerini rahatça yerine getirebilir. İbadet esnasında huzurlu olmak dahi gönlün huzurlu, sakin olmasıyla mümkündür. Gönül huzurunda da aile huzurunun önemli bir tesiri vardır.

Ne yazık ki günümüzde aile kurmanın zorluklarının yanı sıra aileyi ayakta tutmanın zorlukları da insanları düşündürmektedir. Bugün aile fertleri arasındaki huzursuzluk, hatta farklı türlerde ve boyutlardaki şiddet, sadece ailenin değil bütün toplumun huzurunu tehdit etmektedir.

Elbette geçimsizlik ve şiddet sadece ailede olan bir sıkıntı değil, iş yerlerinde de mobing tabir edilen haksızlıklar ve psikolojik şiddet türleri yaygındır. Sadece aile değil bütün toplumda herkesin birbirine karşı sevgi, saygı, şefkat, merhamet, sabır ve hoşgörüyle muamele etmeleri bir ahlâk meselesidir. Bu meselenin çözümü için de her ferdin kendi sorumluluğunu bilmesi ve davranışlarına dikkat etmesi gerekir.

Dikkat edilirse gerek ailede gerek toplumun diğer alanlarında yaşanan çatışmaların büyük çoğunluğu enaniyet yani benlik nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Zaten günümüz insanı sürekli nefsin enaniyetini tahrik eden bir zihniyetle yetiştirilmektedir.

Günümüz psikoloji çalışmalarında kibir ve bencilliğin hastalıklı bir hal almış şekline narsizm deniliyor. Psikoloji konuşmalarında narsist insanlarla geçinmenin imkânsız olduğu, onların kendilerini hep üstün gördükleri, asla hatalarını kabul etmedikleri anlatılıyor. Psikiyatri alanında çalışan hekimler de narsist kişilerin bozukluk ve hastalıklarını kabul etmediklerini, o yüzden düzelmelerinin çok zor olduğunu ifade ediyor. Aslında bu tespitler tasavvufun temeli olan nefis terbiyesinin önemini bir kez daha ispat ediyor.

Kibir ve ucub sahibi insanlar tarih boyunca hep var olmuşlar. Allah-u Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de kendisine verilen mal ile büyüklük taslayan, kendi ilmi sayesinde bunu elde ettiğini ileri süren Kârûn’un korkunç âkıbetini misal verir. Günümüzde eğitim sistemi adeta “Kârûnlar” yetiştirmektedir.

Modern hayat bir yandan insanlara gerçek ihtiyaç olmayan imkanlar sunarken bir yandan da bu imkanların masrafını ödemeleri için insanı adeta gönüllü köleliğe mecbur etmektedir. İnsanlar ömürlerinin uzun bir kısmını tahsil, kariyer ve çalışma hayatı için harcayarak kartvizit, maaş, makam, unvan, titr vs sahibi olmaktadır. Bunlarla kendilerini üstün hissetmeye çalışırken aslında içlerinde gizledikleri değersizlik, güçsüzlük, acizlik hislerini maskelemeye uğraşmaktadırlar.

İnsanlar bilim ve teknoloji alanlarında ilerlemenin insan hayatına getirdiği imkân ve kolaylıkların da etkisiyle kendini beğenmişlik ve haddini bilmezlik içindedir. Dinin rehberliğine, ahlâkî nasihatlere, manevî reçetelere ihtiyacı olmadığı zannetmenin de arkasında bu küstahlığın etkisi hissedilmektedir. Halbuki modern dünya sadece ilerleme getirmemiş, insanoğlunu çok zayıf ve dayanıksız hale de getirmiştir.

Medya, sanal alem ve çevre şartları insanlara sürekli kendi nefsini üstün görmeyi empoze etmektedir. Popüler kültürde sık sık “Sen önemlisin,” “Sen her şeyi hak ediyorsun,” “Daha fazlasını istemelisin,” gibi söylemlere rastlanılmaktadır. Bunlar insanların nefsani yönlerindeki kibri ve bencilliği kışkırtmakta ve ilişkilerde gerginliklerin artmasına sebep olmaktadır.

Psikolojik Rahatsızlıklar Artıyor

Psikoloji alanında yapılan araştırmalar modern hayatın sunduğu rahatlık, hız, haz, tüketim ve eğlence gibi vasıtaların nefse hoş gelse de aslında ruh hastalıklarının oranlarını artırdığını göstermektedir.  Modern bilim alanında çalışan uzmanlar dahi durumu şöyle ifade etmektedir: “Günümüz insanı kibir maskesi arkasında saklanarak rehberliğe ihtiyacı olmadığını ileri sürse de aslında olgunluk bakımından ergenlik çağında takılıp kalmış gibidir.”

Zaten narsizm de böyle bir duruma işaret eder. Bir narsist, kendiyle barışık, kendi nasibine razı olmanın huzuru içinde, kendine iyi işleri, iyi rolleri yakıştıran ve kendi iyiliği için çalışan bir kişi değildir. Yahut kendisine samimi olarak merhamet eden, kendisini kötü hallerden, kötü sıfatlardan muhafaza eden, şerefli itibarlı bir kimse demek de değildir. Aksine insanı narsist yapan şey, iç dünyasında kendisi hakkında şüpheler ve endişeler taşıdığı halde dışarıya karşı kendini üstün göstermeye çalışan münafıkça bir ruh halidir. Sürekli rol yapmanın gerginliği içinde ne kendine ne başkalarına huzur vermeyen zavallıların halidir, narsizm.

Bilhassa günümüzde sosyal medya ortamlarında kendine böyle bir maske edinmeye çalışan kişilerin yegane gayesi beğeni almak, onaylanmak ve kabul görmektir. Bu uğurda sürekli başkalarının fikirlerine, beğenilerine ve arzularına uyum sağlamaya uğraşıp durmaktadırlar. Sadece dijital ortamlarda değil sosyal çevrede de dış görünüşle, tüketim alışkanlıklarıyla, yapmacık tutum ve davranışlarla kendini olduğundan başka göstermeye çalışırlar. Bütün çabaları belli bir sosyal katmana kabul edilmek veya kendilerini topluma belirli bir imajla sunmak olan bu kişiler insanların beğenisini kazanmak için çırpınıp durmaktadırlar. Psikologlar bu hayat tarzının ve bu gibi sosyal mecraların zayıf karakterli kişilerde kronik stres, kaygı bozukluğu gibi rahatsızlıklara yol açtığını söylemektedir.

Bir yandan popüler kültür sık sık “Sen önemlisin,” diyerek sürekli kendi nefsini üstün görmeyi empoze ederken bir yandan da “Başkaları ne kadar güzel, bakımlı, havalı, şaşaalı bir hayat yaşıyor,” diye gözüne sokarak kendini değersiz hissettirmektedir.

Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, ailede de toplumda da güzel geçim ve huzur ancak güzel ahlakla mümkündür. Zenginlik, güzellik, arzular, hevesler huzur getirmez. Asıl güzel ahlaklı insan ile hayatı paylaşmak huzur getirir. Güzel ahlakın alameti ise kişinin kendiyle barışık ve alçak gönüllü olmasıdır.

Evet insan acizdir, güçsüzdür, hayatının kontrolü elinde değildir. Zaten akıllı bir insan, dünya ve âhiret hayatında kaderini elinde tutan Allah’ın takdiri karşısında kendini bir hiç bilir. Hiçliğiyle barışık olmanın yolu ise Allah’ın kulu olma şerefine talip olup elinden geldiği kadar gayret göstermek, bu yolda hatasız olamasa da hatalarının bağışlanmasını ümit etmektir.

Evet insan bir hiçtir, değersizdir. İnsan diye bir varlık olmasaydı kimse ihtiyaç duymazdı, arayıp sormazdı.

İnsan kusursuz, hatasız da olamaz. Kur’ân-ı Kerim’de Peygamberlerin dahi zellelerinden bahsedilmiştir ki insanoğlunun hatasız kusursuz olamayacağı bilinsin. Hele hele alelade bir insanın kendini adeta Peygamberlerden bile üstün görürcesine kendini beğenmişliğe kalkışması büyük bir küstahlıktır.

İnsan hidayete, yani rehberliğe muhtaçtır. Kendini hidayete açması kendi kendine merhamettir. Kendine merhamet eden insan kendini kötü durumlara düşmekten korur.

Hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, iki dünyada da selamet ve saadet ancak tevazu ve güzel ahlakla mümkündür.

Tevazu her şeyden önce kişinin haddini bilmesidir. Haddini hududunu bilmeyen, küstah insan evvela kendisini mahveder. Hal ve hareketlerinde ölçü tanımayan, edeb bilmeyen insan belalara davetiye çıkarır. Güzel ahlâk kendi haddini bilmek ve karşısındakinin hakkını tanımak demektir.

Tevazu, hakkı kim söylerse söylesin kabul etmektir. Tevazu hakkı hak bilmek, kendi hakkına razı olmak, karşısındakinin hakkına saygı duymaktır.

Tevazu kalbin edebidir. Kalbinde Allah’a karşı haşyet ve muhabbet olan kimsenin gönül halidir. Gönlüne bu güzel ahlakı yerleştirmiş olana Allah rahmetiyle nazar eder, bütün işlerinde yardımcısı olur.

Allah-u Zülcelâl bir kulunu sevdi mi ona basiret verir, kalbini genişletir, nefsinin katılığını giderir. Böyle bir kul Allah’ın nuruyla bakar ve şeytanın hilesini fark eder. Şeytanın dürtüklediği kötü duyguları kontrol altına alır. Nefsanî arzulara temayül göstermez. Böyle bir kişinin hayattaki bütün kararları doğru, bütün davranışları olgun olur. Şahsiyet sahibi, güzel ahlaklı bir kişi olur. Çünkü güzel ahlakın esası, gönlü Allah’a bağlamaktır.

Gerçekten Allah’a yönelmiş, İlâhî aşktan bir derece tatmış, maddenin ötesinde bir âlemin olduğunu anlayıp ona kalbini açmış bir insanla geçinmek çok kolaydır. Çünkü bu insanın derdi Allah’tır, huzuru Hak iledir.

Derdi “ben” olan kişinin derdi bitmez. Enaniyet sahibi, kibirli insan ne huzur bulur ne huzur verir. Etrafına yaydığı huzursuzluk ona döner, ömrü daima benlik çekişmeleriyle tükenir gider.

Bugün insanlar kibir ve kötü ahlâk sebebiyle hem Rableriyle aralarındaki kulluk bağını kopardılar hem aile, cemaat, cemiyet bağlarını koparıp yalnızlaştılar. Bu yalnızlığı özgürlük, başı boşluk, rahatlık zannettiler ama depresyonla anksiyeteyle boğuşur hale geldiler.

Peygamber Efendimiz aleyhisselatu vesselamın hayatına baktığımız zaman görüyoruz ki, Allah’ın katındaki yüksek derecesine rağmen, bir kölenin, bir hizmetçinin ihtiyaçlarıyla ilgileniyordu. Ev halkının seviyesine inerek kendileriyle ilgileniyor, iltifatlar ediyor, şakalaşıyordu. Bunun için tevazu gösteriyor, herkese derece ve seviyesine uygun davranıyordu. O kadar ağır vazifeler altında ve büyük dertlerle uğraşırken bile kimseyi küçümsemiyor, herkesin derdini dinliyor, teselli veriyordu.

Dinimizin emrettiği ahlak bugün yaygınlaşan hastalıkların ve sosyal sorunların en iyi çaresidir. Rabbimiz hepimize Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellemin ahlakını örnek almayı nasip eylesin. Amin.

REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ