HASBİHAL / Modanın Tükettiği İnsan
HASBİHAL
Modanın Tükettiği İnsan
Davut ZAT
Moda ve reklam, bizi bir hayalin parçası yapmayı vaat ediyor. Bireyleri sosyal statüye dayalı bir yarışın içine sürüklüyor. Özellikle gençler, sosyal medyanın da etkisiyle, lüks ürünlere ve trend olan markalara sahip olmayı, kabul görmenin ön şartı zannediyorlar.
Bu baskı, gelir düzeyi düşük bireylerin bile statü göstergesi olarak borçlanmaya yönelmesine neden oluyor. Çünkü moda ve reklam, insanın en zayıf yanlarını hedef almaktadır. Kendini kanıtlama, sevilme, kabul görme arzusu, üstünlük kurgusu gibi içsel ihtiyaçların karşılanması sırasında ölçüyü kaçıranın beslendiği kaynaktır moda.
Marka ve model dünyasından bir çift ayakkabı, gözlük, çanta, kıyafet, telefon, araba, eşya, tatil, yemek vb. araçların gösterimi ile ‘ben buradayım’ diyen kişi neyi ispat etmeye çalışmaktadır acaba? Hiçbir etiket hiçbir logo kalpteki boşluğu doldurmaya yeter mi?
Modaya uymak ve açık kapatmak için yarışa girenleri görüyoruz. Bu yarışı kazanmaya çalışırken borçtan borca kendini hapseden özenti kurbanlarının gördüğü hayal, sadece gökkuşağı renginde bir balondur. Bunu ne zaman fark edecektir? Elbette uçtuğu yerde değil, patladığı anda bu gerçekle yüzleşecektir.
Sosyal ortamlar, ulaşım araçları, çoğu iş yerleri; parıltılı yalanlar, topuklu ayakkabılar, sırtında markalar, bileğinde logolar ve vücudunda dövmelerle sanki bir reklam panosu haline gelmiş bedenlerin yansıması.
Modern insanın etiketleri adeta ilkel kabilelerin totemlerini andırıyor. Hem de böylesine bilim ve teknoloji çağında.
Peki neden böyle oluyor? Çünkü kendini kanıtlama telaşı bu şekildedir çağın insanında. “Bakın, ben de varım!” diye haykırmak için kırk yıllık maaşını harcayıp estetik ameliyatları oluyorlar. Kredi çekip tatile gidiliyor, bir yıllık maaşına bir telefon alınıyor. Eşyalar değiştirilirken israf ve iktisat asla dikkate alınmıyor. İroni mi? Belki de trajedi!
Bilim ve tekniğin gelişimi, medya alanında ve iletişimdeki yenilikler, tanıtımı da yaygınlaştırdı. İnsanlar modanın ve reklamların etkisiyle tüketime özendirildi. Doyuma katkı sağlandığı düşünülen alış-verişler, gereğinden fazla yapılır oldu. Kapitalist dünya maalesef hedonist insanlarını da yetiştirdi. Gündelik hayatta ihtiyacın ötesinde bir tüketim gerçekleşmiyor mu, hiç de zaruret olmadığı hallerde bile?
Eskiden hayatın devamı için yapılan zorunluluklar yerini zevkçil bir tüketime bıraktı. “Neden yiyorsun?” sorusuna dahi; “yemeyi seviyorum ya da zevk için yiyorum” denilebiliyor. Neden enva-i çeşit giyiyorsun; “giyim zevkim böyle olduğu için, ancak çılgınca alışveriş yaptığımda mutlu olabiliyorum” cevabını alıyorsunuz. Seyahat zevk için, içecek zevk için, her türlü tüketim zevk için… Halbuki yüce Allah Celle Celâlühü; “Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (Araf Suresi, 31) buyurmuyor mu?
Üretmeden Tüketiyoruz
Seri üretim ve fabrikasyonun piyasalara getirdiği yenilik ve ürün çeşitliliğine iktisadi sistemin acımasız rekabeti de eklenince; minimize edilmiş ürün fiyatları, tüketimi de daha kolay hale getirmiş oldu. Anlık gerçekleşen tüketimler, kullanıp atılan ürün yelpazesini beraberinde getirdi. Böylesi bir tüketimin hayatı kolaylaştırmakta olduğu görülürken, çevreyi ve insan ilişkilerini de dejenere ettiğine üzülerek şahit olduk. Bu sınırsız tüketim, haz odaklı merkezlerden yönetilince kıyasıya bir tüketim yarışının içinde bulmadık mı kendimizi de?
Çin, Rus ve Japon piyasasının pazarlarımızı istilası ile sonuçlanan plastik, madeni vb. ürünlerin her eve kolaylıkla ulaşmış olması, ticareti ve tüketiciyi de plastikleştirmedi mi? Kalitenin yerlerde süründüğü bu mallarda ucuz maliyet, alım kolaylığı bir avantaj gibi göründü. Herkes her şeye serbestçe ulaşabiliyor oldu. Çeşitlilik kaliteyi düşürdüğü gibi bu çok boyutlu tüketim isteği, insanları eskisinden daha çok çalışmaya itti. Sekiz saatlik çalışma dilimi on iki hatta on beş saate kadar yükseldi! Üretmeden tüketen nesillerin tüketim çılgınlığı hem ekonomiyi hem de sosyal hayatı dumura uğrattı…
Her geçen gün insanların maddi anlamda batağa gittiği, iflasların yaşandığı, kredi kartlarının ödenmediği ve icraların kapıya dayandığına üzülerek şahit oluyoruz. Bu çılgınca üretemediğini tüketme isteği, insanoğlunun açıkları kapatabilmek adına zamanından, canından, parasından, sosyalitesinden, kültüründen, inancından, ahlakından ve duygularından ödün vermesine de sebep oldu. Maalesef böylesine tüketen insan, kendisinin de tükendiğinin farkında olamadı! “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, süs, aranızda övünme ve mal çoğaltma yarışıdır.” (Hadid Suresi, 20) âyet-i kerimesinin ihtarı da ne yazık ki unutuldu.
İhtiyacın ötesindeki zevkçil tüketim, insan ve sosyal hayat üzerinde nasıl da bir tahribat yaptı. Manevi ve duygusal değerler yerini madde ile değiş tokuşa nasıl da bıraktı, görebiliyor muyuz? Tüketici insan, daha neleri tüketmedi ki?
Evlenen çiftlerin eş adaylarında aradığı kriterler değişti. Nasrettin Hoca’nın kürkü, daha çok itibar görmeye başladı. İnsanların sıcak iletişimleri, yerini anlık diyaloglara bıraktı. Davranışlar samimiyetten uzaklaşırken şekilcilik tavan yaptı…
Her vitrin bir vaat. “Satın al, ait ol.” Bir tişörtle sokaklara düşen aidiyet, bir parfümle solunan sevgi, bir telefonla parlayan kimlik. Oysa ne tuhaftır; insan ne kadar çok eşya yığıyorsa içine, o kadar boşalıyor ruhu da. Dolabı tıka basa kıyafet. Kalbi tıka basa yalnızlık. Reklamlar fısıldıyor: “Eksiksin, tamamlanmalısın.” Peki tamamlanmak bu kadar pahalı mıydı?
Özgürlüğümüzü Rehin Veriyoruz
Koşuyoruz. Nereye? Bir mankenin bakışı kadar soğuk, bir slogan kadar yapay bir yarışın içine. Kazandıkça kaybediyoruz.
Özgürlüğümüzü rehin veriyoruz alışveriş fişlerine. Altın zincirler takıyoruz boynumuza, “lüks” diye.
Marka logoları ve hücre numaralarımızla cam kulelere hapsolmuş ruhlarız. En acısı da tüketirken tükeniyoruz.
Bir elbiseye sığdıramadığımız özgüven, bir arabaya sığdıramadığımız haysiyet.
“Yeni” diye tutuştuğumuz her şey, bir ay sonra “eski” oluyor çöplükte. Ama açlığımız bir türlü dinmiyor. Doymak nedir bilmiyoruz. Çünkü moda ve reklamlar unutturdu bize dünyadaki varlığımızın hakikatini…
Evet, tükenen sadece maddi şeyler olmadı! İnsan tükeniyor, çevre tükeniyor, doğa ihtiyarlıyor! Ahlak yok oluyor, değerler aşınıyor, güven kayboluyor. Tükeniyor ve maalesef tüketiyoruz…
Çözüm nedir peki? Elbette ki denge ve kararınca olmalıdır her şey. Hadis-i Şerif’in ifadesiyle; “Allah güzeldir, güzelliği sever; kibri ve gösterişi sevmez.” (Müslim, İman) şeklinde tarifi yapılmış çözümün. Helâl nimetlerden ölçüsünce istifade ederek moda ile estetik arasındaki ince çizgiyi ayırmakla bu sorunu aşabiliriz. Zira güzellik başkadır, gösteriş ise daha başka.
Belki de tersyüz etmeliyiz her şeyi. Giydiğimiz markalarla değil, taşıdığımız yara izleriyle gurur duymalı. Bir logonun değil, bir düşüncenin peşinden koşmalı. Çünkü gerçek aidiyet, bir mağazanın raflarında değil, insanın kendi yüreğinde saklıdır. Ve hiçbir kredi limiti, o boşluğu dolduramaz.
En pahalı etiketi söküp attığında geriye kalan şey sen olacaksın. Tüketimden sıyrılmış, borçtan arınmış, gürültüden uzaklaşmış ve sadece ‘sen olma’ cesaretini gösterebildiğinde gerçek hüviyetin olan müslüman şahsiyetine de kavuşmuş olacaksın…
Modanın kıskacında insanlığımızı tüketmemeyi, böylesine bir tüketim ve özentinin esiri olmamayı, maddi ve manevi israftan kaçınarak değer aşınmasına uğramamayı temenni ediyorum.
Ne yaptığının ve nereye gittiğinin bilincinde fert ve toplumlardan olabilmek dileğiyle…