HİKMET PINARI / Mümine Kadınlar Kimlere Karşı Tesettürlü Olmalı?

  • 25 Haziran 2026
  • 73 kez görüntülendi.
HİKMET PINARI / Mümine Kadınlar Kimlere Karşı Tesettürlü Olmalı?
REKLAM ALANI

HİKMET PINARI
Mümine Kadınlar Kimlere Karşı Tesettürlü Olmalı?
Hayrünnisa Hanım

Allah-u Zülcelâl Nûr Sûresi 31. ayette buyuruyor ki:
“Mümin kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Dışarıda kalanlardan başka ziynetlerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, başka kadınlar, hizmetlerinde bulunan köleleri ve câriyeleri, cinsel arzusu bulunmayan erkek hizmetçiler, kadınların cinselliklerinin farkında olmayan çocuklar dışında kimseye süslerini göstermesinler. Yürürken, gizledikleri süsleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz!” (Nûr; 31)
Allah-u Zülcelâl bu âyet-i kerimede kadınların tesettürüyle ilgili daha ince ve detaylı hükümleri açıklamaktadır. Evvela Rabbimiz, kadınlara neyi örtmeleri gerektiğini ve nasıl bir tutum sergilemeleri gerektiğini bildirir. Ancak, görünen yerler istisna olarak kabul edilir.
Alimler bu şekilde açıklıyorlar: El ve yüz dışındaki görünen yerlerin tamamı örtülmelidir, çünkü bunlar kendiliğinden açıkta olan alanlardır.
Ayetin devamında Rabbimiz şöyle buyurur:
“Başörtülerini göğüslerinin üzerine örtsünler.”
Buradaki “humur” kelimesi başörtüsünü ifade eder ve başörtüsünün göğüsleri tamamen kapatacak şekilde kullanılması emredilmektedir. Bu, başörtüsünü yalnızca pardösü veya başka bir giysi içine sokmanın yeterli olmadığı, doğrudan göğüs kısmını örtecek şekilde yerleştirilmesi gerektiği anlamına gelir.
Kur’an’ın bu şekilde emretmesinin hikmeti, cahiliye çağında hanımlar başlarına ancak güneşten korunmak veya süslenmek için ince bir örtü alırlar ama bunun uçlarını geriye atarlar, kulak, yaka gibi ziynet yerlerini örtmezlerdi. Ziynet takındıkları kulakları, boyunları, perçemleri görünür halde çarşı pazarlarda dolaşırlar, erkekler de onlara bakardı. Hatta bazı kadınlar kendilerini erkeklerden korumazlardı. Dünyalık elde etmek için iffetlerini sakınmazlardı. Bu durum erkekleri kötülüğe teşvik ediyor ve fitneye yol açıyordu. Bu sebepten kız çocukları aileler için bir utanç haline gelmeye başlamıştı. Bazı aileler kızları büyüyüp de bu durumlara düşmesinler diye küçük yaşta diri diri toprağa gömer olmuşlardı.
Bunun üzerine Allah-u Zülcelâl kadınlara başörtülerini göğüslerine kadar uzatarak, boğaz ve göğüslerini tamamen örtmelerini emretti. Böylece kadınlar hem harama bakmaktan korunacak hem erkeklerin kötü düşüncelerine sebep olmayacak hem de iffetli hâle geleceklerdir.
Hz. Âişe radıyallahu anhâ rivayet ediyor ki, Nûr sûresindeki: “Başörtülerini yakalarının üstüne koysunlar…” âyeti inince, onların erkekleri bu âyetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler eşlerine, kızlarına, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular.
Bu kadınlardan her biri etek kumaşlarından, Allah’ın kitabını tasdik ve ona iman ederek başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin arkasında başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar vardı. (Buhârî, “Tefsîr”, 24/12)
Hz. Âişe annemiz, Allah-u Zülcelâl’in bu ayetleri indirmesiyle kadınlara rahmetini ve kolaylık verdiğini bildirerek dua etmiştir.
Rabbimiz, “ziynetlerini açmasınlar” buyurduktan sonra, kimlerin yanında açabileceklerini de açıklamaktadır. Yani kadınlar, her ortamda değil; sadece belirli kimselerin yanında daha rahat olabilirler.
Ayet-i kerimede bildirildiğine göre, kadınlar ziynetlerini; yani ev içindeki hâlleriyle bulunabilecekleri durumları, ancak kendilerine helâl olan kimselerin yanında açabilirler. Kadın, kendi mahrem çevresinde, yani güvenli ve helâl olan ortamlarda daha rahat giyinebilir.
Devamında Allah-u Zülcelal, bu kimseleri tek tek zikreder:
“Kocalarına, babalarına, kocalarının babalarına, oğullarına, kocalarının oğullarına, erkek kardeşlerine, erkek kardeşlerinin oğullarına, kız kardeşlerinin oğullarına veya kendi kadınlarına (gösterebilirler)…”
İlk olarak eşler zikredilir. Bunun en büyük hikmetlerinden biri şudur: Karı-koca arasında örtünme zorunluluğu yoktur. Eşler birbirlerinin bedenine tamamen bakabilirler. Bu sebeple, birbirlerine karşı en geniş serbestiyet eşler arasında vardır.
İşte bu yüzden Rabbimiz, bu sıralamada ilk olarak eşleri zikretmiş ve bu husustaki sınırların en geniş olduğu alanın evlilik bağı olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Ondan sonra Rabbimiz buyuruyor ki, babalarınızın yanında da daha rahat olabilirsiniz; yani ziynetlerinizi açabilirsiniz. Ziynet derken de ifade ettiğimiz gibi, dış kıyafetlerinizin dışında kalan hâliniz anlaşılmalıdır.
Yine eşlerinizin yanında, babalarınızın ve kayınbabalarınızın yanında, oğullarınızın, erkek kardeşlerinizin ve kardeşlerinizin çocuklarının yani yeğenlerinizin yanında da bu şekilde daha rahat bulunabilirsiniz.
Ayrıca kadınların yanında, yani kendi cinsiniz olan kadınların arasında ve sahip olduğunuz câriyelerinizin yanında da ev içindeki hâlinizle bulunabilirsiniz. Bu kimselerin yanında, dışarı kıyafetlerinizi giymek zorunda değilsiniz; daha rahat bir şekilde oturabilir, günlük hâlinizle bulunabilirsiniz.
Helâl Haram Sınırlarına Uyalım
Günümüzde insanlar, helâl–haram sınırlarına maalesef yeterince dikkat etmiyor. Oysa Rabbimiz, Nûr Sûresi’nde bizlere kimlerin helâl olduğunu tek tek zikrediyor; bunun dışında kalanların ise haram olduğunu açıkça bildiriyor.
Bu sebeple bizler, yabancı kadın ve erkeklerle karışık bir şekilde, hiçbir şey yokmuş gibi bir arada oturamayız. Bayramlarda, davetlerde ölçüsüz bir şekilde iç içe bulunamayız; aynı sofralarda rahatça oturup yemek yemek, dikkat edilmediğinde büyük fitnelere sebep olabilir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem bir defasında, şöyle buyurmuştur:
“Kadınların yanına girmekten kaçının.” Bir adam:
“Kocasının (kardeş, amca, amca oğlu gibi) yakınları da mı?” diye sordu. Aleyhissalâtu vesselâm:
“Kocasının yakınları ölümdür.” buyurdu.” (Tirmizî, Radâ, 16; Ahmed b. Hanbel, IV/149, 153)
Hadis-i şerifte geçen “hamv” kelimesi, kocanın baba, oğul, kardeş, yeğen, amca, amca oğlu gibi akrabalarının hepsini ifâde eder. Resûlullah aleyhisselatu vesselam Efendimiz bu konuda çok ciddi bir uyarıda bulunarak, “Bu yakınlarla (halvet, baş başa kalmak) ölümdür.” buyurmuştur. Yani eşin akrabalarıyla olan sınırlar daha da hassastır. Çünkü bu yakınlık, zamanla şehevî duyguların uyanmasına daha fazla zemin hazırlayabilir.
Bu yüzden Allah-u Zülcelâl’in helâl kıldığı her şeyde bizim için bir hikmet ve fayda vardır; bütün hükümler kulun maslahatına yöneliktir. Haram kılınan şeyler ise insana zarar vereceği için yasaklanmıştır.
Dolayısıyla Rabbimizin ayette zikrettiği kimselerin dışında kalanlarla, sanki hiçbir sınır yokmuş gibi rahat davranmak doğru değildir. Unutmamak gerekir ki, bu sınırların gözetilmediği ortamlarda gerçek bereket, huzur ve rahmet beklenmez.
Allah-u Teâlâ’nın emrettiği şekilde haremlik ve selamlığa dikkat edenler, büyüklerimizden tasavvuf ehli ailelerimizdir. Onlar gibi yaşamaya gayret etmek, Allah’ın emrine uymanın en güzel yollarından biridir.
Unutmayalım ki az önce okuduğumuz ayet-i kerime insan sözü değildir; bu, Allah-u Zülcelal’in emridir. Âyet bize net bir şekilde bildiriyor: “Bunlar size helâldir, bunun dışındakiler size haramdır.”
Siz, helâl olmayan kişilerle oturup yiyip içemezsiniz, onlarla serbestçe davranamazsınız. Örneğin, birini kendi kardeşiniz gibi görseniz bile, Allah bunu helâl kılmamıştır; çünkü altında fitne ve sakıncalı durumlar oluşabilir. O yüzden Allah-u Zülcelal’in emrettiği şekilde yaşamaya gayret etmek, hem bireysel hem toplumsal olarak doğru olan davranıştır. Böylece hem kendi imanınızı hem de toplumsal düzeni korumuş olursunuz.
Ayetin devamında geçen “mülk edindikleriniz,” meselesine de değiniliyor. Burada ifade edilenler yine Müslüman olan kimselerdir. Kişinin sahip olduğu cariyeleri, köleleri kapsar. Bu kimseler, ev halkı içinde sayıldıkları için, onların yanında ev içi kıyafetlerle daha rahat bulunulabileceği ifade edilmiştir.
Özellikle “kadınların yanında” ifadesinin tefsirinde bazı âlimler çok dikkat çekici bir noktaya değinmişlerdir. Mücahid rahimehullah şöyle der:
“Müşrik kadınlar, bu ayette zikredilen kadınlar topluluğunun içine girmez.”
Yani Müslüman bir kadın, müşrik olan bir kadının yanında da kendini açamaz; tesettürüne dikkat etmesi gerekir. Bu hüküm sadece putperestler için değil, bazı âlimlere göre Yahudi ve Hristiyan kadınlar için de geçerlidir.
Nitekim İbn-i Abbas radıyallahu anh bu görüştedir ve onların da bu kapsamda değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Aynı şekilde Hz. Ömer radıyallahu anh, Ebu Ubeyde radıyallahu anh’ı vali tayin ettiğinde ona şöyle yazmıştır:
“Ehl-i kitap olan kadınların, Müslüman kadınların bulunduğu hamamlara girmelerine izin verme.”
Bu da gösteriyor ki, Müslüman kadının mahremiyetini koruması gereken alan sadece erkeklerle sınırlı değildir; kadınlar arasında da bir hassasiyet söz konusudur.
Âyet-i kerimenin devamında Rabbimiz bazı istisnaları daha zikreder: “…yahut erkeklerden (kadınlara karşı) cinsel isteği kalmamış hizmetçilere ya da kadınların mahrem yerlerinin farkında olmayan çocuklara (gösterebilirler)…”
Bunlar için kadınlara karşı bir arzu söz konusu olmadığı için, onların yanında daha rahat olunabileceği ifade edilir. Ayette küçük çocuklar da zikredilir. Öyle çocuklar ki henüz kadınların mahremiyetini, yani avret yerlerini idrak edecek yaşa gelmemiştir. Burada “avret” denildiğinde sadece en özel yerler değil; diz kapağı ile göbek arası gibi, normalde örtülmesi gereken yerler de anlaşılır.
İşte bu yaşa gelmemiş küçük çocukların yanında da kadınlar, diğer kadınların yanında olduğu gibi daha rahat bulunabilirler. Çünkü bu çocuklar henüz bu konuları anlayacak ve bundan etkilenebilecek durumda değildirler.
Rabbimiz bu şekilde, kimlerin yanında daha rahat olunabileceğini ayette tek tek bildirerek, müminlere hem bir ölçü hem de bir kolaylık sunmaktadır. Rabbimiz, bize haram olmayan kimseleri tek tek zikretti. Bu sayılanların dışındakiler ise bize haram olan kimselerdir.
Allah-u Zülcelâl, bu ayet-i kerimede meseleyi en ince detayına kadar açıklamıştır. Bize düşen ise, bu ayetleri sadece dinlemek değil; kalbimizi açarak kabul etmek, hayatımıza tatbik etmek ve Allah’ın bu emirlerini kalbimize nakşederek yaşamaya gayret etmektir inşallah.
Bu yüzden müminin yapması gereken; bu uyarıları dikkate almak, kendini muhafaza etmek ve Allah’ın razı olacağı bir hayat yaşamaya gayret etmektir.
Âyet-i kerimenin devamında Allah-u Zülcelal, mümin kadınlara hitabına devam ediyor ve şöyle buyuruyor:
“Kadınlar, gizledikleri ziynetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar…”
Burada “ayaklarını yere vurmasınlar” ifadesi, cahiliye dönemindeki bir âdete işaret eder. O dönemde kadınlar, ayaklarına taktıkları halhalleri duyurmak için yere vurur, böylece erkeklerin dikkatini çekmek isterlerdi.
Rabbimiz bu davranışı yasaklayarak şunu bildirmektedir: Ziyneti ortaya çıkaracak, dikkat çekecek, özellikle de erkeklerin ilgisini çekecek her türlü davranıştan sakınılmalıdır. Yani sadece giyimde değil; yürüyüşte, hareketlerde ve tavırlarda da tesettür vardır. Kadın, gizli olan ziynetini ortaya çıkaracak şekilde davranmamalı; dikkat çekmeye yönelik hareketlerden uzak durmalıdır.
Ayetin sonunda ise Rabbimiz bütün müminlere hitap ederek, “Hep birlikte Allah’a tevbe edin ki kurtuluşa eresiniz.” buyurur. Bu da gösteriyor ki, bu emirler sadece bir yasak değil; aynı zamanda insanı arındıran ve kurtuluşa götüren ilahî ölçülerdir.
Örtünmenin Mükafatı
Örtünmenin ahiret hayatında insan için büyük bir mükafatı vardır. Allah’a iman edip güzel ameller işleyenler, ahirette şöyle ödüllendirileceklerdir: Tahtlar üzerinde oturacak, altın bileziklerle süslenecek, ince ve kalın saf ipekten yapılmış yeşil elbiseler giyeceklerdir. Ne güzel bir sevap ne güzel bir mükâfat!
Başka bir ayette de yine, Allah’a iman edip sâlih ameller işleyenler anlatılır: Onlar incilerle ve gümüşten bileziklerle süslenmiş olacak, üzerlerinde ince ve kalın ipekten yeşil elbiseler olacaktır. Rableri de onlara tertemiz içecekler sunacak ve onları en güzel şekilde ödüllendirecektir.
İşte bunlar, Allah-u Zülcelal’in emrettiği şekilde iman eden, sâlih ameller yapan ve Allah’ın emrettiği gibi örtünenler için hazırlanan mükafatlardır.
Arkadaş çevresi ve Sufi kardeşliği bağlamında yapılan samimi hizmetler, Allah-u Zülcelal’in rızasını gözeterek, sadıklık ve ihlasla yapılırsa hem feyizli hem bereketli olur ve sadaka-i cariye hükmü kazanır.
Buna ilişkin olarak Âdem Aleyhisselam ve ceylanların menkıbesi şöyle anlatılır: Âdem Aleyhisselam yeryüzüne indiğinde bazı hayvanlar onu ziyaret etti. Ceylanlar, Allah’ın peygamberini görmek için gittiklerinde Âdem Aleyhisselam onları okşadı. Döndüklerinde arkadaşları: “Hepiniz mis gibi kokuyorsunuz.” deyince: “Biz Allah’ın peygamberini ziyaret ettik, o bizi okşadı; onun etkisiyle bu güzel koku bizde kaldı” dediler. Başka hayvanlar da ziyarete gittiler fakat onların niyeti sadece güzel kokmak olduğundan bu nasipten mahrum kaldılar.
Bu menkıbe, ihlâsla yapılan her işin değerini ve kalıcılığını gösterir. Misk ceylanlarına mahsus olan, Allah’ın peygamberine duydukları ihlas ve muhabbetin bir neticesi olarak hâlâ insanlara fayda sağlamaktadır.
İhlasla yapılan her hayır, yalnızca bu dünyada değil, kıyamete kadar devam eden sadaka-i cariye olur. Bu nedenle niyetimizi her zaman Allah’ın rızası doğrultusunda belirlemek, yaptığımız her işin bereketini ve kalıcılığını artırır.
Cenab-ı Allah, Hz. Âdem babamız ve Havva anamızı yeryüzüne gönderdiğinde, üzerlerindeki cennet kıyafetleri alındı. Allah-u Zülcelâl, onlara yeryüzünde kıyafetlerle örtünmeleri için gerekli giysileri göndermiştir. Bu, ayet-i kerimelerde de belirtilmektedir. Böylece insanoğlu, cennetteki bütün nimetlerden mahrum kaldığını ve sadece Allah’ın rahmetiyle yeni kıyafetlerle örtündüğünü öğrenir.
Yeryüzüne indiğinde ise insanlar, Allah’ın rahmetiyle gökyüzünden indirilen yağmur ve doğal kaynaklarla kendilerine giysi yapmış, bedenlerindeki çirkin yerleri örtüp tesettüre uygun bir şekilde giyinmişlerdir. Bu düzen, Allah-u Zülcelal’in insana verdiği hikmetli bir tedbirdir.
Allah-u Zülcelal bizleri İslam ile şereflendirdi. Elhamdülillah, bu İslam davası üzerinde daim kılınalım, hizmetkarı olalım. Kıyamete kadar İslam’ı sürdüren nesiller için, Allah’ın emrettiği şekilde yaşayarak gelecek nesillere güzel örnekler bırakalım. Sadece sözle değil, davranış ve hayatımızla da örnek olalım.
İhlâsla yapılan her amel, sadaka-i cariye olur; amel defterimizi kapatmaz, kıyamete kadar sevap kazandırır. Allah-u Zülcelal bizleri kendi rızasına uygun sâlih ameller işlemeye, doğru şekilde örtünmeye ve yaşamaya nasip etsin. Öldüğümüz zaman da Allah’ın huzuruna yüzümüz ak bir şekilde çıkmayı nasip etsin.

REKLAM ALANI
REKLAM ALANI
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ