PARANTEZ / Bir Güzel Ahlaktır Kardeşlik
PARANTEZ
Bir Güzel Ahlaktır Kardeşlik
Hüseyin USTAOĞLU
İnsanoğlunun sosyal bir varlık olarak yaratılması nedeniyle tek başına yaşaması, adeta olanaksızdır. Cemiyet hayatının parçası olan fert, sosyalleşmeye mecburdur. Sosyalite dediğimiz durum ise bilinçlenmeyi zorunlu kılar. Bu alanı inceleyen, toplumun bir arada ve sorunsuz şekilde hayatını sürdürmesini araştıran bilim dalının “sosyoloji” olduğu malumumuz.
Üyesi bulunduğumuz hayatın kurallarına uygun şekilde yaşamak başlıca görevimiz olmalı. Zira böylesi hem kendimiz hem de toplum için son derece faydalı ve zaruridir. İşte bu sosyal iletişimlerin sonucu olarak insanlar ya bir araya gelmekte ya da kutuplaşma oluşturmaktadır. Kardeşlik, arkadaşlık, dostluk, dayanışma, yardımlaşma, vakıf faaliyetleri, sivil toplum kuruluşu üyeliği bu gruplaşmanın olumlu örneklerinden.
İşte bu birlikteliklerden en sağlam olanı “kardeşlik hukuku” dur. Gerçekten de toplumsal olarak yaşamakta olduğumuz süreç, insanları; dostluk, kardeşlik ve arkadaşlık kurmaya öylesine muhtaç kılmaktadır ki. Pozitivist ve çatışmacı bir medeniyet kurmak isteyenlere inat bu dayanışma kaçınılmazdır. Zira insanı yok ederek, savaşarak ve sömürerek kurulan bir medeniyeti, biz medeniyetten sayamayız.
Sevgisiz bir toplumun huzur ve mutluluk üretmesi de tabiata aykırıdır. Hiçbir devirde olmadığı kadar bu zamanda kardeşlik dayanışmasına ihtiyacımız bulunmaktadır. Hem de hiç ertelemeden, ötelemeden. Yoksa yalnızlık kıskacında, bireyselliğin acımasız tahakkümüyle sancılar içinde kıvranıp duracağız!
İnsan İnsana Muhtaç
İnsanların bir araya gelmesiyle oluşan toplumun, huzur ve sükûn içerisinde varlığını sürdürebilmesinin bazı kuralları vardır. Kimisi yazılı kimisi de geleneksel, sözlü ve uygulamalı kurallardır tüm bunlar. Gerek bireysel gerekse toplumsal olarak insan, insana muhtaç yaratılmış. İnanç sistemimiz açısından ise; bireysel ve sosyal yönüyle Allah’a kulluk -Celle Celâlühü- ve kardeşliğe dayandırılan bir toplum tasarlanmıştır. Bu yönüyle İslâm, bir bütün olarak tüm ümmeti ‘aile’ gibi kabul etmektedir.
Peki, günümüzde durum nasıldır? Sanki böyle emredilmemişçesine, tam zıddınadır. Müslümanların üzerlerinde oynanan oyunlar, savaşlar, zulümler her gün biraz daha artarak bu günlere gelinmiştir. Ateş çemberindeki ülkeler, dikkat edilirse hep İslam ülkeleridir.
Peki, İslam ülkeleri bu zilleti yaşamaya mahkûm olacak şekilde düşmanlarına göre, sayıca, silahça ve kuvvetçe gerçekten çaresiz, aciz bir konumda mıdır? Aklı başında herkes bilir ki, durum hiç de böyle değildir. Ne yazık ki, İslam ülkelerinin değişik sebeplerle birbirlerinden koparıldığı, sevgisizleştirildiği ve birbirlerine düşman yapıldığı da hazin bir vakıa değil midir?
Uzağa gitmeğe hiç de gerek yoktur. Öncelikli olarak bireysel, özel ve komşuluk ilişkilerimize bakacağız. Kendi yakın çevremizden konuyu irdelemeye başlayacağız. Arkadaşlık, dostluk ve kardeşliklerimizin temeli nelere dayanıyor, kaç gün sürüyor birlikteliklerimiz? Ve ne kadar samimidir, ilişkilerimiz? Bu soruların cevabını net olarak verebiliyor ve kendimize dürüst olabiliyorsak eğer, bu oyunlara gelmenin de önüne geçebiliriz, diye düşünüyorum.
Evet, kardeşlik hukukunun üzerimizde güzel ahlak olarak sıfatlaşmaması insana hüzün veriyor. Böyle güzel bir hasletin takvim yapraklarıyla ve özel programlarla hatırlatılması gerçekten hicap vericidir. Öz kardeşler arasında dahi geçimsizlikleri gördükçe insan kahroluyor.
Dünya ne kadar aldatıcı. Maddi kıyas, miras paylaşımı, imkân ya da imkânsızlıkları karşılaştırma gibi dünyevi yaklaşımlar, hiç de kardeşçe değil! Sekülerizm’in bize kötü armağanları. Yabancı kültürlerin yozlaştırması. Bir yalnızlaştırma çabası. Toplum hayatından fert hayatına kaçış. Sosyalleşmekten marjinalleşmeye yolculuk. Tıpkı mali piyasalardaki kötü paranın iyi parayı kovması misali. Toplum ve örgütlenmeler içindeki kötülerin fazlalaştığı durumlarda da iyiler kendilerini soyutluyor. Meydan kötülük sahiplerine kaldığından tercihlerinde zirveye doğru yol alıyorlar.
İsterseniz şöyle bir düşünelim. Son bir yıl içinde tanıdıklarımızdan uzak ya da yakın kaç insan hayata veda etti? Bunların isimlerini alt alta sıralayalım. Onlarla hukukumuz ne kadar anlamlıydı? Ne kadar yaralıydı? Ya da ne kadar incitme ve incinme yaşamıştık? Hayatın ne kadar anlamsız olduğunu belki de böylece görürüz. Bir o kadar da insanca yaşamanın önemini kavrarız. Öyle değil mi?
Ne kadar da muhtacız Anadolu medeniyetinin güzelliklerine. Ne kadar da özledik Türk-İslam medeniyetinin bizlere miras bıraktığı numune olacak türden dayanışmalarımızı. Ne kadar da acizleşti ve çirkinleşti insanlar; gönül medeniyetimizden uzaklaşalı.
Bırakın insanı; hani bir karınca dahi incitilmezdi bizde. Hani bir canlı, bitki lüzumsuz yere çiğnenmezdi. Hani lüzumsuz bir yaprak yaş diye kopartılmazdı dalından. Hani insanların kalbi “Kâbe” ile eş değerdi. Kalp kırmak Kâbe’yi yıkmaktan daha ağır bir kusurdu.
Kardeşçe yaşamak ve dayanışmak şiarımızdı. Kalleşlikle anılmaktan ödümüz patlardı! Anlaşmazlıklar bile medenice çözülürdü…
Ensar ve Muhacir kardeşliği, Osmanlının çok dinli özgür inanca dayalı sosyal yapısı ve bize ait daha nice yönetim biçimleri eşi benzeri olmayan kardeşlik örneklerinden değil miydi?
İnsanlık o seviyeye bugün dahi hala ulaşamamıştır. İnsana sadece insan olduğu için değer verilmesi, herkesin herkese saygı duyduğu toplumlararası hukuk kurulması, ancak böylesi bir bakış açısıyla, İslam gibi mükemmel bir sistemle ve iman gibi ulvi bir cevher ile mümkün görünüyor…
Çare İslam Ahlâkı
Görünen odur ki; Allah’a kulluğumuzda eksiklikler vardır. Şayet biz istenilen ideal ahlak düzeyinde bir toplum veya millet olsaydık, yani şirazemiz kaymamış olsaydı, zalim milletlerin baskısı altında her türlü izzet ve şerefimiz ayaklar altında olmazdı. Akılların başa alınması ve kendimize gelmek için daha nasıl bir ibretle karşı karşıya kalmamız gerekiyor dersiniz?
İslam ülkeleri, Türk dünyası ve daha nice ortak paydamızın olduğu memleketlere ibret nazarıyla seyahate çıkmak, vahameti anlamak adına yeterli değil midir?
Ne dersiniz; özeleştiri yapmanın zamanı gelmedi mi daha? Başta kendimiz sonra İslam ülkeleri, aralarındaki ihtilafı bir kenara bırakabilirlerse güzellik adına neler olmaz neler. Bir birlik ve ittifak oluşturulabilirse karşımızda hangi güç bizi yolumuzdan çevirebilir? Kardeşliğimiz, sadece bir insanlık zenginliği olarak bile tüm dünyaya örnek olacak nitelik kazanabilir.
Şimdi sular, istenmedik şekilde bulandırılmış durumda. Bir gün durulacak ve sağlık selamet içinde toplumlara kardeşlik hukukunu armağan edebileceğiz. Kim ne yaparsa yapsın, kim ne derse desin; dünya üzerinde Türk ve Müslüman birliğini yok sayarak kimse bir yere varamaz. Bu birlikler sağlanmadan da dünya üzerinde dirlik beklemek mümkün değildir!
Önümüzde iki tercih var. Ya kötü ve yanlış olanı ya da iyi ve doğru olanı tercih edeceğiz. Velev ki kötülüğe maruz kalsak dahi yine de iyi olmaktan vazgeçmeyeceğiz.
Hoş; iyiler sustukça kötüler bu susuşun bir efendilik olduğunu fark edemiyor ya da etmek istemiyorlar! İnsan kalma isteğinden kaynaklanan bu ahlâkî suskunluk, kural dışı olanların daha da şımarmasına sebep oluyor. Çünkü edep ve erdem gereği olan bu inceliği anlamayacak kadar veya anlamak istemeyecek kadar insanlıktan bîhaberler.
Ne güzel buyurmuş Hz. Mevlâna;
“Edebim el vermez edepsizlik edene; susmak en güzel cevap edebi elden gidene.”
“Edepli edebinden susar, edepsiz de ben susturdum zanneder…”
Varsın kötülük sahipleri kendi pisliğinde boğula dursunlar. Biz yine kendimize yakışanı yapmaya devam edeceğiz. Onlara yakışan öylesi, bize yakışan da böylesi…
Birbirlerini sevip, sayan, birbirlerinde kusur aramayan, haset, kin ve düşmanlık etmeyen ve kardeşi için her türlü imkânını seferber edebilen insanların oluşturduğu fert ve toplumlardan olmak dileğiyle; hep kardeş kalalım.